Hayatın ürküttüğü bir ruhla ne verebiliyorsak karşımızdakine kendimize dair, bu başkalarına sunduğumuz bir lütuftur bence… Bunca kötülüğün arasında karanlığı yararak iyi niyetle yapılan her işimiz sonucu nasıl olursa olsun bir biblo gibi yerini almalı hayat denilen vitrinin en kıyak köşesinde… Nadir bulunan bir şey gibi sergilenmeli bu. “Bencilliklerinizle kirlenmiş o buğulu camları silin ve görün!” Diye haykırmak gelse de bazen içimden insan bu! Annem derdi ki “İnsanda iyiliğe iyilik olsa, koca öküze bıçak olmazdı.” Her daim aklımdadır.

Kendimden uzaklaşıp yaşadığım şu hayata baktığımda iyilik ne kadar az, kötülük ne kadarda çok… Zaten kötülüğün kendine has karanlık ve akılda kalıcı bir yüzü var. Çünkü Türk Mitolojisi’ni incelediğimizde bile kötülüğün tanrısı olan Erlik; dizlerine kadar uzun keçisakallı, uzun bıyığını kulaklarına asmış, göz kapakları bir karış ve gözleri arasında altı metre mesafe olan, köpek dişleri dudağından dışarı sarkmış, çirkin bir yaratıktır. Bence bu yaratık herkesin içinde gizli fakat bazılarımız onu gizler ve yok sayar bazıları ise bu tanrıya tapar ve serbest bırakır.

Başkaları denen uçurumun kıyısından sık sık düşüyoruz. Her çağın kendine has kötü olarak nitelendirebileceğimiz insanları mevcut. Kötülük deyince hayvanlara ve insanlara fiziksel şiddet, cinayet gibi en aşırı olgulardan bahsetmiyorum. Kötülük ki günlük yaşantımızda bile karşılaşırız, çok fazla kılığa bürünür. Kurnaz olduğunu düşünüp bu kurnazlığı kendi içerisinde zeka olarak nitelendirerek kişisel çıkarları için bir başkasının hakkını gasp etmek, ego tatmini için ya da başka sebeplerden dolayı gönüller kırmak, ben savaşlarında hoyratlığı güç sanıp kabaca ortadaki pastanın en büyük dilimine çöreklenmek, sevildiğinden emin olup o sevgiyi suiistimal ederek kendi lehine kullanmak, birinin gözünün içine baka baka arkasından kuyular kazmak işte tüm bunlar gündelik hayatta karşılaştığımız kötülüğün farklı çeşitleridir.  “Onun bana yaptığının aynısını ben ona yapsaydım şüphesiz o bana büyük bir kötülükle karşılık verirdi” dediğim noktaya çoğu kez varıyorum. Lakin o insanları öyle zavallı buluyorum ki hiçbir şey yapmak gelmiyor içimden. Karşılaştığım bu tarz insanları kader denilen olgunun güvenilir bulduğum kollarına bırakıyorum. İnsanların kurduğu düzen, sistem, kural ve kaidelerde adalet denilen olgu defolu pespaye ve vasat. Benim inandığım şekilde ise kader; en büyük adaleti sağlayan gecikse de asla bundan şaşmayan bir örgü…

Düşünüyorum. En büyük hazinem bu… Tüm o kötü olarak bahsettiğim durumlara uyarak ne kazarım? En büyük dilim benim olsa doyabileceğim kadar yiyebiliyorum. Sınırsız bir hacimle yaratılmadık en nihayetinde. Kazanmak deyince; ‘Kaybedenler Kulübü’ diye bir filmde radyo spikeri şunları söylüyordu; Aslında kazanmak nedir ki? En büyük zaferi kazandığında bir Antonious olduğunu düşün; Paris'e geldiğini ve o takın altında olduğunu ve bütün insanların senin altında olduğunu düşün ve gücün en üstünde olduğunu... Yalnız kaldığın o anda ‘ne oldu be, şimdi ne olacak?’ diyorsan kaybedensin sen, kaybetmişsin. Yani o anda en büyük zaferin içinde kaybetmişsin.” Diğer şeyler ve tüm benliğimin aç gözlü arzuları için etik olmayan çeşitli eylemlerde olduğumu düşünüyorum. Sonuç olarak eğer bir kişi bile zarar görmüşse kafamı koyduğum o yastık beni uykumda boğar. Çünkü bu hayatta vicdan denilen bir yastık var. Kendi vicdanını henüz öldürmemiş olan kişiler için.

Sonuç olarak kutsal kitabımız Kuran-ı Kerim şunu der; “Sen kötülüğü en güzel bir tutumla sav…” Mü’minun, 93 / 18. Ayet