1937’nin köy öğretmen okulları 40’lı yıllarda enstitüye çevriliyor. Muhalefetten korunaklı partinin baskıcı yıllarında hükümet, kendi devamlılığı için sert tedbirler alarak iç düşmanlarına göz açtırmaz. Düşmanlarından birisi, daha henüz solcu olamamış Sovyetler Birliği’nin komünistliği, diğeri de, kendilerini sağcı sanan ve sola da, imanın bir rüknüymüşçesine karşı çıkan, Müslümanlar..

Halk, sağdan soldan henüz habersiz muhafazakar halk, Köy Enstitülerine karşı şartlandırılır…  Söylentilere bakılırsa, bu okullarda köylerden getirilerek okutulan kız ve erkek talebeler, birbirleriyle evli gibi içli dışlı yaşıyorlarmış. Bazı okullarda da öğretmenler, yataklarını talebeleriyle paylaşıyorlarmış, gibi…

Gerçek veya iftira. Hal ve keyfiyet böyle resmedilince, itirazına da kimse karşı koyamazdı. Meşhurdur, Köy Enstitülerinin banisi Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel ile Avukat Kenan Öner arasındaki bununla ilgili hakaret davası…

Hasan Ali Yücel davayı kaybedince, halkın dediği olur ve mekteplerin kapatılma aşamasına gelinir…

Okullar, hizmet ve faaliyet şemasına göre şöyle çalışacaktı. Köylerde birkaç dönümlük arazi temin edilip, geçimlik üretim için öğretmenlere teslim edilecek. Onlar da meyve sebze üretiminden, at arabalarında poyra tamirini ve pullukların körelip de kırılan bıçak değişimini fiilen yaparak öğreteceklerdi…

Milli Eğitim Bakanlığı’nda Hasan Ali Yücel arazi, Maliye Bakanlığı da aradıkları parayı bulamayınca, hükümet üyeleri de uyandı…

Xxxxx

Miladi ölçüme göre tarih, İkinci Dünya Harbi’nin sonlarına doğru epeyi ilerlemişti. Harp şartlarından istifadeyle karaborsa, istifçilik, rüşvet ve bu tür ticari faaliyetlerden büyük sermaye edinen ticaret alemi, kendi aralarında şöyle düşünüp konuşmaya başladılar…

 “Yahu, mebuslardan ve bakanlardan nemiz eksik ki, biz hep idare edilelim. Hükümet olmak bizim de hakkımız değil mi?” Böylece biti kanlanan sermaye başlayıverdi, “parti kurup hükümet olma şarkısını mırıldanmaya…

Karaborsacıdaki şansa bak sen birader…

Savaşı kazanan Amerika, “Dünya benim olacak” havasından giderek İnönü’yü kafeslemeye kalkıştı. En sonunda İsmet Paşa’ya da beyaz bayrağı çektirdi ya...

Çok partili yalancı demokrasinin kapısı açılınca, Bayar-Menderes ekibi, Demokrat Parti’lerini kurdular…

Demokrat Parti kurulunca hükümet olmak için İnönü’yü indirmek gerekiyordu. Köy Enstitüleriyle komünizmi bir tarafa attılar. Bu ortamda Müslüman halkın derdi, ölülerini yıkayacak insan yokluğu idi… Cumhuriyet Halk Partisi’nin de içinden yükseliyordu bu ihtiyaç. Parti içinden dışa akseden bu istekler ve sızlanmalar, İnönü’ye bu konuda da teslim bayrağını çektirtti…

İsmet Paşa, başbakanını değiştirdi ve imam hatip okullarına izin verdi…

Sağda solda yanlış laflar ediliyor. Güya, imam hatip okullarının açılması için, Köy Enstitülerinin kapatılmasını şart koşmuşlar...        

Kim kime şart koşmuş, yahuuu...

Şart koşan da, ona boyun eğen de, gerçek ya da tüzel, hep aynı kişi. Bir eliyle birini açarken diğer eliyle de, açılana paralel öbürünü açıyor... Şart koşma, birbirleriyle çaprazlama yarışma ve pazarlama işlerinde yapılır. Burada, her ikisi de aynı yönde birbirleriyle paralel…

Tek particilikten vazgeç, çok partili demokrasiye atla emir ve tavsiyesinde bulunan da, ebedi düşman, ABD...

Hani bizler, bağımsız ve bağlantısız egemen bir devlet olarak, Türkiye Cumhuriyeti idik…

Herif kalkıp geldi taa Amerikalardan, elinde de başkanlarının bir yazılı mektubu.

On beş günde on beş kanun özeti.

Hey yavrum hey…

Xxxxxx

Aslına bakacak olursak, bir şart koşma meselesi de, yok değildir hani...

Savaş sona erip de harabiyetini yaşayan devletler yeni baştan çulunu çaputunu düzeltme telaşına düşünce, Amerikan şeytanı, bütün dünyaya yardım elini uzattı. Marshall yardımı denilenin, harap olmuşların derlenip toparlanma kaynağı budur. Türkiye’ye de verdiler. O zaman iktidarda olan CHP hükümetidir, Cumhurbaşkanı da İsmet İnönü…

Amerika bu parayı verdi de, babasının hayrına vermedi. Türkiye devletini demiryolculuktan geri çekti. Ulaştırmada karayolculuğunu adeta emretti.  Hani bir marşımız vardı ya, onu söyledikçe çevremize gurur satardık. Demir ağlarla örmüştük anayurdu dört baştan. Hayatımızda yediğimiz en büyük kazıklardan birisidir Marshall yardımı. Kamyonla nakliyecilik iliğimizi kemiğimizi sömürüyor…

Akaryakıt ithalatı değil midir belimizi büken?..

Şart koşulan da işte bu kazıktır… Ya bu kazığı yiyeceksin ya da  yardımı almayacaksın...

İnönü, Atatürk’le  bir olabilir miydi?..

ABD, bize attığı bu kazığa panzehir olarak bir başka kıyak da yapmadı değil…

Müslümanlara ölülerini yıkayacak adam yetiştirilsin diye imam hatip okullarını tavsiye etti…

Xxxxxx

Neticede Amerika destekli demokrasiye erişip yerleştik. Politika, ticari bir meslek olup çıktı. Partilerin hepsi aynı fikri çatının altında ve aynı usulle oy toplamaya başladılar. Toplumu uyutucu ve uçurucu cazibeli yemleme kullananlardan kimileri, iki anahtar gösterirken, kimisi sigarayı beş kuruşa düşüreceği yalanıyla milletle alaya kalkıştı. “Allah, kimseyi doğru yoldan ayırmasın” sahtekarlığıyla  Allah’ın dinini istismar edenleri de gördü, bu millet…

Ahlakla, insanlıkla, sevgi saygı ve nezaket kurallarına varıncaya dek değer olarak ne varsa, meydana gelen tsunamiler sonucu, bütün değerlerimiz tepe taklak olup çıktı…

Şimdi, namussuzluğun saygı görüp revaç bulduğu batışa yolculuk kulvarında güle oynaşa koşturup gidiyoruz…

William James’ler gibi Bertrand Russell’lerin Allahsız ahlakları bizlere gelmez…

Hepsi bu kadar işte...