Loading...

KIRKBEŞİNCİ YILINDA KIBRIS

6 Temmuz 2019 20:58
A
a
Bu yazı Kanlı Noel Katliamına dair unutulmaz acıları yad ettirmek ve zalim düşman Yunanilerin bozgunculuğu 16 Ağustos 1960'dan sonra yani 'Kıbrıs Bağımsız Cumhuriyeti’ adı kurulduktan sonra başlamıştı. 1964 Noelinde yaptıkları aşağıdaki katliamı, o günlerde 1964 yılındaki koalisyon hükümetinin Başbakanı İsmet İnönü (Paşa) ancak uçaklarımızı Kıbrıs’a gönderip jetlerimizle bombardıman yaptırmak suretiyle sükutu sağlayabilmişti. Ne var ki; ABD Başkan Yardımcısı Johnson’dan gelen mektubunun akabinde koalisyon hükümeti yıkılmıştı. Ülkede, Suat Hayri Ürgüplü’nün Başbakanlığında bir hükümet tesis olunmuştu. İsmet Paşa iktidardan giderken şunları söylemekteydi: “Yeni bir dünya kurulur, Türkiye bu dünyadaki yerini bulur” demişti. Kıbrıs ise, bu arada hem Bağımsız Kıbrıs Cumhuriyeti adıyla, Makarios Cumhurbaşkanı olmuş Kıbrıs Türk tarafı da Cumhurbaşkanı yardımcılığıyla görevlenmişse de, huysuz Yunaniler, Kıbrısı, Yunanistan’a ilhak etme gayesini tahakkuk için, hain Papaz Makarios’u da devirmek suretiyle Binbaşı Sampson diye birinin yönetiminde hareketlenmişlerdi. 1974 senesinin 20 Temmuz’unda, günümüzden 45 sene önce Türkiye Cumhuriyeti’nin 37. Hükümeti’nin Başbakan Vekili Prof. Dr. Necmeddin Erbakan'ın talimatıyla Kıbrıs’ta Türk Silahlı Kuvvetleri, Kıbrıs'a indirme ve çıkarma harekatını başlatmıştı. Şimdi biz 1963 Noel Katliamı adıyla anılan günümüzden 56 sene önce yaşanan katliamın acısı ve bu vakanın şehitleri vefakar milletimizin unutmaması gereken merhumlarıdır.
 
KÜVET ŞEHİT DOLUYDU
Evdekiler saklanmaya çalışırken kapı kırıldı, makineli tüfekler işlemeye başladı. Rumlar çocuk, yaşlı, kadın demeden savunmasız bedenlere Rifle otomatik mavzerlerle 15, Storn otomatik tabanca ile 12 mavzerlerle de 6 el ateş etti. Banyodaki küvet, ölüm çukuruna döndü. Ateş altındaki Kumsal semtine yaklaşma imkanı yoktu. Bölgeye ancak iki gün süren çatışmaların ardından ulaşılabildi. 2 numaralı evin kapısından içeri girildiğinde karşılaşılan manzara ürperticiydi: Işıkları yanan bir banyo. Tavandan et parçaları ve kan pıhtıları sarkıyor... Küvetin içinde bir kadın, cansız yatıyor. Göğsü üzerinde iki küçük çocuk; yedi yaşındaki yavrusu Hakan ile ikinci oğlu Kudsi. Yeşil pijamaları kan içinde. Kadının dizinde başını uzatmış bir oğlu daha; o yıl ilkokula başlamış olan Murat. Kıbrıs Türk Alayı Binbaşısı Dr. Nihat İlhan’ın ailesi işte böyle katledildi.
İlk etapta elliye yakın Türkü öldüren Rumlar, daha 400 Türkü öldürecekleri katliamlarına devam etmek için başka Türk evleri ararken, Lefkoşe’nin Türk kesimine girmeyi başaran ilk Batılı gazetecilerden Daily Express’ten Rene MacColl ve Daniell McGeachie, Türk gazetecilerle birlikte tarihe tanıklık etti. Sessiz tanıklar, o anı bir film karesinde dondurup, gördüklerini haberleştirdi. Ancak haberleri geçmek hayli zordu. Rumlar, Türk tarafının telefon kablolarını kestiği için iletişim kesikti. En kanlı çarpışmaların devam ettiği günlerde yegane temas imkanı Kıbrıs’taki Türk elçiliğinin özel telsiziydi. Kıbrıs’taki Türk gazeteciler, haberlerini ortaklaşa olarak bu telsizle yazdırıyordu. Ama Türkiye’deki gazeteler haber kadar fotoğrafa da muhtaç durumdaydı. Yabancı ajanslar tarafından görmezden gelinen katliamın en iyi ispatı fotoğraf olacaktı. Yayınlandıktan sonra zihinlere kazınacak o fotoğraf, hem Rumlar hem de Türkler için çok önemliydi. Rumlar için önemliydi çünkü 9 Aralık 1948’de kabul edilen ve 12 Ocak 1951’de yürürlüğe giren “Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılmasına Dair Sözleşme” soykırım suçunu şöyle tanımlıyor: “Madde 2. Bu sözleşmeye göre, soykırım, bir milli, etnik, ırki veya dini grubu, grup olarak, kısmen veya tümüyle, yok etmek kastıyla, aşağıdaki fiillerin işlenmesidir: a-Grubun mensuplarını katletmek; b-Grubun mensuplarına ciddi bedensel ve psikolojik zarar vermek…” Bu sözleşmeye göre, o fotoğraf, bir haberin görselliğinden ziyade belge niteliğini taşıyordu. Bu nedenle adadan çıkışına izin verilmemeliydi.
Lefkoşe Havaalanı’na Türk uçakları indirilmediği gibi Türk gazetecilerin de bu alana girmesi ve ellerindeki yazı ve fotoğrafları diğer uçaklarla göndermeleri men edilmişti. Hepimizin tüylerini ürperten cinayet ve katliam fotoğrafları nasıl ulaştırılacaktı? Nihayet cumartesi günü bir fırsat belirdi. Ankara’dan tıbbi yardım getirecek bir Türk uçağının inişine izin verilecekti. Uçağın, Kızılhaç gözetiminde adadan bir grup yaralıyı alıp götüreceği söylendi. Söz konusu uçakla Lefkoşe’de sıkışıp kalan Ankara Vali Muavini’nin de gideceği duyuldu. Hemen hazırlıklar yapıldı. Günlerdir bekleyen haberler yeniden gözden geçirildi. Fotoğraflarla birlikte zarflara konuldu. Vali muavinine teslim edildi. Gazeteciler başka bir haberle yıkıldı. Vali muavini havaalanında aranacaktı. Bu da zarfların Türkiye’ye kesinlikle gitmeyeceği, o belge fotoğrafın imha edileceği anlamına geliyordu. Vali muavininin gitmesi iyice şüpheli hale gelince fotoğrafın yaralılardan biriyle yollanmasına karar verildi. Ama nasıl? Gazeteciler ile doktorlar kafa kafaya verip bir plan hazırladı. Buz fabrikası üzerinden Türk evlerine ağır zayiat verdiren Rum silahlarını ele geçirdikten sonra, un fabrikası hücumunda yüzünden yaralanan 5 mücahitten (üçü şehit oldu) biri olan Vural Türkmen yeniden ameliyat masasına yatırıldı. Türk Mukavemet Timleri Gizli Örgütü (TMT) mensubu olan Türkmen’in vücudu, kasıklarından boğazına kadar alçıya alındı. Dr. Kaya Bekiroğlu, Dr. Naim Adiloğlu, Dr. Ezel Örfi, Dr. Şemsi Kazım, Dr. Osman ……. ve Kimyager Cahit Rüstem’den oluşan “ameliyat” ekibi, katliam fotoğraflarını zarflara koyup, Türkmen’in karın ve sırt bölgesine yerleştirdiler. Ardından Türkmen’in vücudu yeniden alçıya alındı ve sargı beziyle sarıldı. Bacakları, kolları ve başı açıkta kalan “ağır yaralı” Kızılhaç görevlilerinin nezaretinde uçağa bindirilerek Türkiye’ye gönderildi. Türkmen, uçakta bulunan bir binbaşıya vücudunda belge taşıdığını açıkladı. Etimesgut Askeri Havaalanı’na inen uçaktan alınan Türkmen, Ankara Hastanesi’ni saran binlerce vatandaş tarafından sevgi gösterileriyle karşılandı. Zaman kaybetmeden alçılar kesildi, belge fotoğraflar vücudundan çıkarılıp kendisine refakat eden binbaşıya teslim edildi. Fotoğraflar aynı gün gazetelere ulaştırıldı.
Kıbrıs’ta başlayan Türk katliamı, beş gün sonra Türkiye’ye ve dünyaya işte o fotoğrafla duyuruldu. Katliamın belgelenmesinin ardından Türkiye’nin eli güçlendi. Türk birliği karargahından çıkarak Türk kesimini korumaya aldı. Türk jetleri Lefkoşe üzerinde uçmaya başladı. Uluslararası toplum harekete geçirildi. Barışı sağlamak amacıyla 15 Ocak 1964’te Londra’da konferans toplandı… O tek karelik siyah-beyaz fotoğraf, Türkiye’nin müdahalesine zemin hazırlayan süreçte önemli rol oynadı. Dönemin Başbakanı İsmet İnönü, hastaneye gelerek TMT mensubu Vural Türkmen’i tebrik etti. Bu sırada İnönü’yü dramatik bir sürpriz bekliyordu. Türkmen”in yanındaki yatakta yatan başka bir mücahit, İnönü”ye, “Eğer kanınızda zerre kadar Türk kanı varsa Kıbrıs’a müdahale edersiniz” dedi. İnönü, gerekenlerin yapılacağını söyledi. Türkmen’in soyadını Tahsin olarak hatırladığı bu kişi, Kumsal baskını sırasında, ailesini duvara dizip Rumların eline geçmemeleri için kendisi öldürmek istemiş. Türkmen, o günlerde Türkiye’nin bir harekata hazırlandığını ancak yeterli gücünün olmadığını söylüyor. Hatta İstanbul boğazında yolcu taşıyan şehir hatları vapurlarıyla bile çıkarma yapılması planlanmış. Tehdit dolu “Johnson Mektubu” nedeniyle İnönü döneminde çıkarma yapılamadı.
O meşhur fotoğrafın Türkiye’ye kaçırılma hikayesini Rumlar duymuş olmalı ki, fotoğrafı çeken rahmetli Ömer Sami Coşar’ı daha sonra sucukların içine planlar, krokiler koyup kaçırdığı gerekçesiyle gözaltına almışlardı. Vural Türkmen ise, on günlük tedavinin ardından yeniden adaya dönerek Rumlarla savaşmaya devam etti. Kıbrıs konusu her gündeme geldiğinde gazete sütunlarına, televizyon ekranlarına taşınan bu sembol fotoğraf, bugün haber değerinden çok, orada neler olduğunu gösteren belgeye dönüşmüş durumda. Tıpkı Eddie Adams’ın 1 Şubat 1968’de Vietnam Savaşı sırasında Güney Vietnam polisinin tutukluları öldürmek için nişan aldığı sırada çektiği fotoğraf gibi. Adams’ın fotoğrafı, Vietnam’da yaşanan büyük vahşeti, Amerika’nın Vietnam’da uğradığı büyük yenilgiyi yansıtan bir sembol oldu. Henri Cartier Bresson’un fotoğrafları için de aynı şeyler söylenebilir. Bresson’un II. Dünya Savaşı sırasında çektiği fotoğraflar bugün haber değeriyle değil, belge niteliği ile karşımızda duruyor. Bazı haber fotoğrafları yayınlandıktan sonra kısa sürede tüketilir ve bir daha hiç hatırlanmazken bazıları zamanı aşarak bizim için varolmaya devam ederler. Kıbrıslılar bugün adada uluslararası toplumdan kalıcı bir barış ve adil bir muamele bekliyor. 40 yıl sonra oluşan zeminde bu düzen tesis edilemezse, o fotoğraf daha uzun yıllar zihinlerden silinmeyecek. Artık bu belge fotoğrafın canlı kanlı bir de videosu var! Muhterem okurlarım Yavru Vatan Kıbrıs basınında Anavatan Türkiye'de AKP'nin iktidara getirilmesiyle ve ileri sürdüğü çözümsüzlik çözüm değildir sloganı ile 29 yıldır fiili durumu sürdüren KKTC, Türkiyemizin de maddi ve mânevi yardımlarıyla hayatiyetini sürdürüyordu. Ne zaman ki, Abdullah Gül hükümetinin Dışişleri Bakanı Sayın Yaşar Yakış'ın, takip ettikleri Kıbrıs’la alakalı teşebbüsatın doğruluğunu efkârı umûmiyeye böyle ipe un sermeye devam edildiği takdirde çözümü kesinleştirmedikçe, günün birinde askerimiz adada işgalci olarak vasıflandırılır şeklinde yaptığı açıklama ülkede hiç hoş karşılanmayan talihsiz, talihsiz olduğu kadar da, dış politikalarının pesimist bir yapıya oturtulduğunun işâretini vermişti. Geçen zaman diliminde AB'ye girebilme bâbında, kendilerinden önceki ANASOL-M hükümetinin açtığı vahim istikamette yol almaya başladılar, AB'nin, İMF'nin ve de ABD'nin taleplerini adetâ emriniz olur tarzında bir yaklaşımla yerine getirmekte bayrak yarışında, bayrak değiştirir gibi devr-i teslimde bulundular. Annan Plânı adlı bir plânı Yahudi asıllı İngiliz Lord Haney'i sollayacak kadar sahiplendiler ve plânın nâzımı Lord Haney bu sahiplenmeyi gördüğünde plân benim demeye bile lüzum görmedi.
Bütün bu izahlarımızda Milli Görüş’ün vazgeçilmez asgari müşterek kaidelerinden biri olan vatanperverlik, gerek anavatanımızda gerekse KKTC'de bir bölüm basın tarafından tu kaka edilirken, aynı şekilde benimseyip, vatanseverlik gibi farz olan kavramı gözü gibi koruyanlar tabii Türkiye’de olsun, KKTC'de olsun şükür ki mevcuttu.
Nitekim; referendum öncesi Milli Görüş mensuplarını temsilen muhterem Oya Akgönenç Hanımefendi yanında arkadaşlarıyla Kıbrıs'ta vatanseverlerin gerek AKP gerekse sekiz tansiyonlu Talat ve arkadaşlarına kapılmasınlar diye ikaz vazifesini ifa için koşturdular, çalıştılar. Bunların bir gününde iknaaya çalıştığı, ancak râzı edemediği bir bayan evinden ayrılıp aracıyla başka bir haneye yönlenen Oya Akgönenç Hanımefendiyi KKTC polisine yıkıcı faaliyet yapmakla itham eden ihbarda bulunur. Oya Hanım bu ihbar üzerine gözaltına alınır. KKTC polisi hanımefendiye biraz kaba davranış içindedir. Elbette eski bir milletvekili ve bir vatanperver olarak bu davranışdan kederdide olan Oya hanım tam kendini bir hüzne kaptırmak üzereyken, cep telefonu çalar. Karşısında mutazzım ve hâkimane bir ses Oya hanımla mı görüşüyorum sorusunu sorar, aldığı cevap evet olmakla beraber, kederdide olmanın Oya hanımın sesinde kendini gösteren burukluğu fark eden muhatabı neredesiniz diye bir soru tevcih eder, aldığı cevap karakolda olduğunu beyan eder. Karşıdan gelen cevap beş dakika sonra orası kendine gelecek der ve telefonu kapatır.
Değerli okurlarım beş dakikayı bulmamıştır ki karakolun üzerinde Türk Barış Kuvvetleri’nin bir helikopteri karakolun tepesinde müthiş bir patırtı ile arz-ı endam eder. Artık karakoldakiler durumun nezaketini fark etmişler ve Oya hanıma istediği an karakoldan çıkıp gidebileceğini söylemişlerdir. Telefondaki ses bu serbest bırakılmayı, helikopterin gövde gösterisiyle temine muvaffak olmuştur. Muhterem Oya hanımefendi; YİM-DER'deki konferansında bu olayı anlattığında, muhatabının makam ve adını ve rütbesini söylemedi. Fakir; konuşmasının sonunda efendim diye söz alıp, siz bir şey söylemeyiniz. Ben kurtarıcınızın kim olduğunu tahmin ettiğimi bir kere de söyleyeceğim, bilemezsem hayır deyiniz. Bilirsem; bir tebessüm ediniz dedim. Ve:
 -Barış Kuvvetleri kumandanımız, dediğimde, tebessüm ile beraber, nasıl bu kadar isabetli tahminde bulundunuz dediklerinde. Milli Görüş düşüncesine sahip bir kurumdur göz bebeğimiz Türk Silahlı Kuvvetleri, bakmayın karşıtı olan da vardır ama istisnadırlar. Prof. Dr. Oya Akgönenç Hanımefendi nur içinde yatınız. Fiemanillah.
 
1000
icon

Henüz yorum yapılmadı,
İlk Yorum yapan siz olun...

hava durumu HAVA DURUMU
arşiv HABER ARŞİVİ
Bu haber ilginizi çekebilir! Kapat