Son üç yüz yüz yıldır Afrika’dan, Kafkaslara, Ortadoğu’dan, Balkanlara dek girişilen savaşlarla, acının bal eylendiği bir toplumun evlatlarıyız biz.

Koca ninem, yapılan harplerde şehit düşüp, kara toprağa kefensiz karışan büyük büyük dedelerin yokluğundan ötürü başına kalan otuz yetimi besleyip büyütmek için yaşam boyu çektiği sıkıntıları anlatırdı torunlarına.

Erkeksiz kalan beldelerde kadınların kazdıkları mezar yerlerine defnedilen cenazeleri anlatırdı.

Şimdi sadece televizyonlarda, belgesellerde görüyoruz, üstüne üstlük çekirge istilasından dolayı çöle dönen kurak tarlaları, bırakın yiyecek iki lokma bulabilmeyi, kışın ocak başında ısınabilmek için birbirlerine sokulup uyuyan çoluk çocuk biçare insanları, olanlardan bir şinik buğday alabilmek uğruna çekilen eziyetleri, sadece kendisinin bildiği bitki köklerinden elde ettiği karışımlarla, köylere urba boyamaya giderken yalınayak, topuklarından ardı sıra akıp giden kan deryasının bıraktığı izleri anlatırdı.

 

Büyük ihtimalle yavuklularının ya da erlerinin toprağa kefensiz karışmış olmalarının yarattığı travmayla sonraki neslin yaşadığı en büyük korku, bir kenarda sessizce ölüp de yine birilerinin üzerlerine öylece birkaç kürek toprak atıvermeleri olasılığıydı!

 

Oysa bir Müslüman evladı ölümünün ardından mutlaka yıkanıp paklanmalı, sıcak suyun yavaş yavaş kendine getirdiği cansız vücudu yeniden pembeleşip dirilmeli, ölü donukluğundan kurtulan kırmızı yanaklarıyla bembeyaz kefeni içinde kendisini son kez görmek isteyenlere belli belirsiz gülümseyerek sükûnetle veda etmeliydi insan.

 

Burada en önemli şey kefendi!

 

Zamanında ocağına un, karanlığına gazyağı, aşına yağ bulamayan  insanların yurduydu bu topraklar, ruhlar bu dünyadan ayrıldığında ölen eğer erkekse 10, kadınsa 12 metre birden kefen bezini kim, nereden bulacaktı bir kenara konulan üç-beş kuruş olmasa?

 

İşte o yüzden herkesin çıkınında, o ebedi ayrılık günü için sakladığı bir miktar “kefen parası” vardı geçmişte.

 

Rahmetli babam bile sol elinin yüzük parmağında kocaman bir altın şövalye yüzüğü taşırdı ömrünün son yıllarında, ola ki bir yerlerde ölüp kalırım korkusuyla!

 

Önceki hafta Bursa Büyükşehir Belediyesi Mezarlıklar Müdürlüğü Şube Şefi Mehmet Karaçay’la sohbet ediyoruz makamında.

 

Mehmet, otuz yılı aşkın süredir belediyede; Muradiye doğumlu, Bursa çocuğu.

 

Bu süre içinde gelmiş geçmiş tüm başkanlarla da çalıştı.

 

“Eskiden nasıl oluyordu bu işler, hatırlıyor musun” dedim?

 

“Hatırlamaz mıyım hiç” diye yanıtladı sorumu.

 

İnsanlar vefat ettikten sonra yakınları tarafından ertesi gün önce doktora, sonra belediyeye gidilerek işlemleri yaptırılıyor, sonra kefen, sabun, sünger, pamuk, zemzem suyu, gül suyu ve havlu temin ediliyor, ardından uygun bir mezar yeri bulunduktan sonra kazıcılarla anlaşılıyor, mahalleden bulunan bir Skoda’yla da yerine götürülüp, defnediliyordu.

 

Hatırlıyorum, Emirsultan ve Pınarbaşı mezarlıklarına giderken sağlı sollu cenaze dükkanları vardı o sıralar.

 

Önlerinde mezar tahtaları yığılı olan bu işyerleri, her gün yeni müşterilerini beklerlerdi, “sessiz gemiye” binmeden önce son ihtiyaçlarını gidersinler diye.

 

Bursa Büyükşehir Belediyesi Mezarlıklar Müdürü Neşet Kaya’nın odasında “gelinen son noktayı” gözden geçiriyoruz sonra hep birlikte.

 

Neşet Kaya, hayatın içinden gelen ve insanların “gönül teline” dokunmasını bilen tam bir iletişim virtüözü.

 

Tek bir telefon, sadece bir telefon etmek yetiyormuş her şeyin başlayıp bitmesi için artık.

 

“Bu gece cenazenizle birlikte mi kalmak istersiniz yoksa, gelip alalım mı” diye soruyormuş karşıdaki ses?

 

Eğer “alın” denirse, gece saat üç bile olsa tam donanımlı bir araç ve içindeki doktor eve gönderiliyormuş.

 

O gece kendi yatağında kalması istenirse mevtanın, bu kez ertesi sabah saat sekizde gidilip, işlem öyle başlatılıyormuş.

 

Yıkaması, paklaması, kefeni, sair malzemeleri, duası, namazı, camiye veya mezarlığa gidecek yakınlar için otobüsü, gasihaneye gelen cenaze sahipleri için sabah sıcak çorba, çay, mezar kazımı, defini, hepsi Bursa Büyükşehir Belediyesi’nden.

 

Daha ileriye bir yol olsa eğer, Alinur Aktaş Münker ve Nekir sorgusunu zorlanmadan geçebilmeleri için insanların, kabristanların içine birer hoparlör koyup, merkezi yayın yaparak “sufle” verecek ve köprü geçişlerini “Bukart’a” bağlamak suretiyle ölmüşlere de bedava yapacak inanın!

 

Aman deyem, şimdi bu espriyi birileri gerçek sanıp da “mezarlıkları  stüdyoya çevirdiler” diye haber yapmaya kalkmasın sakın!