Bayramlığına şöyle başlamış Can Ertan kardeşimiz...

En güzel giysilerimi giymişim; saçıma limon kolonyası sürmüşüm; el öpüyorum. Bayram harçlığımı alıp surların arasından uzanan yoldan Pınarbaşı’na yürüyorum bir kelebek gibi hafif adımlarla.

Pınarbaşı’nda, bayram yerinde; gülümseyişi yüzünden taşan, o içimde hiç eskimeyen “bayram çocuğu’’ olacağım yine.

“Bir tabak babam için, bir tabak annem için ve bir tabak da ‘’tanrı misafiri’’ için koyacağım bayram soframa.

“Hepimize afiyete olsun. Dünyanın her yerinde sofralar kardeşliğin, barışın sofrası olsun.

“Dostlarımın, okurlarımın, meslektaşlarımın Ramazan Bayramı kutlu olsun”...

Xxxxx

İlk mektep dördüncü sınıfta olmalıydım. “Uyan sunam uyan, derin uykudan” türküsü daha yenilerde başlamıştı dudaklardan dökülmeye. Aladdin Camii’nin önündeki meydanlıkta oynarken, annem rahmetli, yanımda bitiverdi. “Yürü gidiyoruz. Sana fanila alalım, yarın bayram”..

Çok bayramlar yaşadım. Çocuğun bayramı, bayram yerlerinde olurdu. Elle ittirilip kaktırılan atlı karıncalar, kolan vurularak havalandırılan salıncaklar, uçuş mesafesi otuz kırk metrelik iptidai ilk çağ teleferikleri, macuncular, turşucular, hasan almaz basan alırcı cazgırların kumara ilk adım dersine çağırışları, kağıt helvacılar ve uçan baloncularla birlikte, harala gürele, bayramlarımızın tadını ve zevkini çıkarırdık..

Bafra, Birinci, Yenice ve hususi kokulu paketlerine halka attıran sigarada beleşçilik dershaneleri, modernizmin gelişme havasından etkilenerek günümüzün “üç al bir öde” formatıyla sahtekarlığı zirvesine oturttu..

xx                      

İnönü Caddesi’nin Demirtaş mahallesi’ne düşüyordu mekteplerim. Biri 17. İlk okul, diğeri de Erkek Sanat Enstitüsü. Lakin sanat okulu daha inşa halinde olduğundan, birinci sınıfını Tophane’de okumuştuk. Okula giriş çıkış kapımız ve teneffüslerde oyun bahçemiz arka tarafa düşen kamu alanındaydı.

Kestane kebapçıları, özendirici tepsisiyle şam tatlısı satıcısı, fırında pişirilmiş ayva satanlar ve hemen yanı başında tahinli  pide satan simitçinin arabası..

Ders saatlerine kadar bu satıcıların etraflarında halka oluşturup yiyenlere afiyetler dilerdik. Parası olup da alabilenler geldikleri gibi yer yemez anında çekip giderlerdi. Parası olmayanlar da yiyenleri seyrederek zil çalıncaya kadar yerlerinden kıpırdamadan seyrederek gözlerimizi doyururduk. Hayatın acısıyla tatlısını yavaştan yavaşa öğreniyorduk.

O günlerde hapishane demiryolu bölgesindeydi. Mahkeme salonları da yukarıda Heykel’de. Duruşması olan tutuklular sekizli onlu çift sıralı zincirlenmiş gruplar halinde yürütülerek götürülürdü.

Ödenek yokluğundan mı, ibreti alem uygulaması mıydı bu zincirleme işlemleri bilemem…

xxxx

Yatıp kalktıkça dua ettiğim öğretmenlerimiz aynı zamanda bizlere eğitmenlik de yaparlardı. Yamalı ama temiz giymeliymişiz. Yırtık giyinmek çok ayıp imiş. Aksilik ya, çoraplarımız da çok çabuk yırtılırdı. Her evde çorap yamamak için bir yumurta bulunmasına rağmen, yamada kullanılacak eski bez paçavra çok zor bulunuyordu.

Yokluk, dört yandan saldırıp bizi, bizleri, biz milleti dört bir yandan tuşa getirmişti bir kez. Çoraplarımız iki yerinden delinirdi, parmak uçları ve topuklarından. Parmak uçlarını kimse göremez, fakat  topuklar patates gibi meydana çıkardı..

Ne yaparsın!.

Çoraplarımı ayağımın parmak uçlarına kadar çekmezdim. Ön ucundan biraz boşluk bırakırdım.. Sonra parmak uçlarının boşta kalan kısmını parmaklarımın altına kıvırdığımda, topuktaki delikler de tabanımın altına kayar ve patatesleri hiç kimse dışarıdan göremezdi.

İkinci Cihan Harbi dünyanın altını üstüne çevirdi, savaşın birbirlerine düşman iki ana grubu da Türkiye’yi kendi cephelerinde savaşa katılmaya zorluyordu. Tarım toplumu Türkiye, dört kura askeri birden silah altına aldığından, arpa buğday üretimi düşüyor, devlet de, millet az yesin diye ekmeği karneye bağlamıştı.

Günümüzün bayramları değişti. Üretilen ekmeğin yarısı çöpe giderken, çoraplarımız, daha yırtılmadan bir yenisiyle değiştiriliyor. Devlet ile millet, ne ayıp, uluslararası dünya piyasasının borçlanma parkurunda birbirleriyle yarışıyor…

xxx

Son yıllarda aya gidenlerin sayısı epeyi arttı. Hatta dolmuşçuluğu düşünenler bile çıkıyor. Ayın suyu içmeye olduğu gibi, kullanmaya da uygun imiş. Oksijeni fazla nitrojeni de düşük olduğundan, ağır su niteliğinde savaş teknolojisi bakımından oldukça değerli bir su imiş. Toprağının da şeftali ve kestane yetiştirmeye elverişli olduğu söyleniyor..

Herkesin kendine göre bir ay tasavvuru olmalı. Nasıl ki yılbaşlarında piyangocunun önünde sıraya girenlerin bir zenginleşme hayali vardır, bunun gibi, aydan dönüşte hediye seçimine fal baktıranları da, ha keza olacaktı tabii..

Ama biliyorum ki, yaşadığım bayram hatıralarımla hayatın gördüğüm gerçeklerini martavala çekerek, alarak hiç kimse ciddiye almayacak..

Madem ki öyledir, ‘martaval’dan laf ettik. Devam edelim öyle ise..

xxx

Annemi, Allah’ın rahmeti bol olsun, Emirsultan’da toprağa vermiştik. Yıl 1943 falan olacak. Tabutundan çıkarılırken gördüm, kefeni yoktu. Rengini atmış eski mavili mantosuna sarıp sarmalamışlardı...

Tabii, şimdi bana diyeceksiniz ki;

“İyi de arkadaşım,  at gitsin salla gitsin ama, bu kadar da büyük olmasın”…

Haklısınız. Biliyorum ki, sizin nüfus hüviyet belgeleriniz deftere benzemiyor. Tek yapraktan ibaret bir kart gibi bir şey olmalı. Mesela sürücü belgesi gibi.

“Patiska hakkı verilmiştir” damgası vurulmuş olamaz. Kefenlik patiska alma sıranız gelmemiş veya çay bardağı ile ekmek karnesini de hiç kullanmamış iseniz, elbette nüfus kartlarınız kirletilmemiş olacaktı..

Gecenin yarı bir vaktinde mahalle bekçisi kapınızı çalarak, pencerenizden dışarıya ışık sızdığını bildirmemişse, siz nereden bileceksiniz, anlattıklarımın martaval olup olmadığını? Otomobillerin farları bezler, paçavralar ve gazete kağıtlarıyla sarılarak örtülür ve geceleri kör karanlıkta gidilirdi. Düşman sizin ışığınızı görüp de tayyaresinden bombalamasın diye…

Eskinin bayramları, varsıldan yoksula, büyükten küçüğe saygı selam ve ikram bayramı idi. Şimdinin bayramları ise, tam tersi. Varsıllar, kendilerine tatil ikramına birbirleriyle yarışadursunlar, bankalar  da, yoksullara sadaka kabilinden kredi kartı dağıtma telaşında..

Ne kadar fazla harcarlarsa yoksullar, kendilerine de o nispette çok para puan vereceklermiş…

İşte asıl martaval bu… Hem de vahşicesi..

Geleceğin martaval pisliğinden arındırılmış bayramlar umuduyla, efendim…