Bugünlerde hepimiz tatlı bir telaş ve alışveriş çılgınlığı içinde yılbaşını kutladık.

Bazılarımız yılbaşını dinlenme vesilesi sayarak tatil beldelerine akın etti, bazılarımız da rızkımızdan keserek aldığımız piyango biletine büyük ikramiyenin çıkacağı hayaliyle yaşadık, mazbut ve makul ailelerde evinde eş ve dostları ile fındık-fıstık çitleyerek geçirdiler…

Bir kısmımız da felekten bir gece çalalım diyerek, eğlence mekanlarına akın etmek istedilerse de virüs dur dedi. Yeri gelir bir virüs Allahı kelamından daha fazla kullar üzerinde değerli oluyor bazen.

Velhasıl ülkemizde herkesin aklına yılbaşı denen bir vakı ayı kutlama fikri hakim oldu. Belki Hristiyan aleminin bu geceyi ve günleri kutlamaları mazur görülebilir. Zira Hz. İsa’nın (A.S) doğum günü olarak yılbaşını Noel yortusu adı altında kutlamaktadırlar. Ama İslam alemi ve Müslümanların bu geceyi kutlamalarına ne demeli? 1 ve 10 Ocak tarihleri arasında, Müslümanların kıblesi olan Beytullah’ın bulunduğu ve Hanif inancının eskiden beri merkezi, tevhit inancının doğduğu Mekke’nin Müslümanlar tarafından fethi de bugünlere rastladığı halde, hangi Müslümanın aklına geliyor acaba? Hristiyanların yılbaşı-Noel yortusuna gösterdiğimiz hassasiyeti kendi inancımızdan olan Mekke’nin fethine gösterebiliyor muyuz?

Mekke şehri insanlığın doğuşu ile birlikte var olan bir beldedir. Rivayet olduğu üzere ilk insan Hz. Adem (AS) ve Hz. Havva validemiz dünyaya gönderildiklerinden sonra ilk buluştukları yer Mekke kentidir. Dolayısı ile insanlığın ilk aydınlanması, tevhit inancının ilk temeli bu şehirdir. Dünyanın var oluşundan itibaren İslam inancını yayan peygamberlerin durak yerlerindendir. Cennetten gönderildiğine inanılan Hacerül-esvedtası burada, tüm İslam aleminin kıblegahı olan Kabe-i Muazzama buradadır. İslam’ın şartlarından birisi olan Hac ibadetinin yapıldığı mekanlar bu beldedir. Peygamber’imizin dünyaya geldiği, çocukluğunu ve gençliğini yaşadığı, nübüvvet kitabının indirilmeye başlandığı mekan burasıdır. Bundan dolayıdır ki Mekke’nin Müslümanlar açısından ayrı bir önemi vardır. İslam’ın mukaddes beldesi zamanla müşrik Arapların elinde putperestliğin Ortadoğu’daki merkezi haline dönüşmüştür. Risalet Peygamber’imize tevdi edildikten sonra bile Kâbe putlarla dolu idi. Bu hali ile Kâbe mahzun ve kendisini bu pisliklerden temizleyecek kudret elini bekliyordu.

Maalesef Mekkeli müşriklerden bazılarının kibrinden dolayı risaleti inkar etmeleri, bazılarını makam ve mevkilerinin ellerinden gideceği endişesi, bir kısım ileri gelenlerinin de menfaatlerinin zedeleneceği korkusu ile Allah Rasulü (SAV) ve Müslümanlara karşı baskı ve tehditlerini ağırlaştırdılar. Mekke’de yaşayan Müslümanlara sırf inançlarından dolayı husumet besleyerek hayat hakkı tanımamaya başladılar.  Mahalle baskılarını artırdılar. Baskılar çekilemez hale gelince de, Müslümanlar inançlarını özgürce yaşayabilecekleri bir mekan olan Medine’ye hicret etmek zorunda kaldılar… Doğup büyüdükleri topraklarından koparılan Müslümanlar, kafileler halinde, kendilerine kucak açan Medine’ye hicrete başladılar… İlk islam devletinin temelleri Medine’de atıldı. Bu İslam devletinin ilk yazılı anayasası da Medine sözleşmesi namıyla 40 maddeden oluşan bir anayasa metni de, hicretle birlikte Medine halkı arasında imzalandı. Böylece hicret hadisesi Müslümanlar yönünden, bir yandan üzüntü veren bir olay olurken diğer yandan da ilk İslam Devleti’nin temellerinin atılmasına vesile olduğundan çok büyük sevinçlere vesile olduğu da bir hakikattir.

 DEVAM EDECEK…