Nihayet Allah Rasulü (SAV) Mekke üzerine sefer kararını verdi. Fakat bu kararını hiç kimseye söyleyemedi. Eşleri dahi bilmiyor, gizli tutuyordu. Eğer kararını açıklamış olsaydı, Mekkeliler savaş için hazırlık yapacaklar ve o zaman da kan dökülecekti. Peygamberimiz ise Mekke’yi, o mübarek beldeyi kan dökmeden almak istiyor, onların birçoğunun gönüllerinin İslam’a kayarak şehri kendilerinden teslim etmelerini istiyordu. Yüce Peygamber insanları imha için değil, ihya için gönderilmişti. Bu konuda her türlü askeri tedbiri almış, taktik olarak da Ashabdan Ebu Katade isimli Kumandana askeri birlik hazırlatarak, Mekke’den aksi istikamete olan Necit üzerine göndermişti. Böylece hedef saptırmış, Medineliler seferin Necit üzerine yapılacağını zannediyorlardı. Elbette ki o tarihte Medine’de Müslümanlar içinde ve dışında, sefer haberlerini Mekkelilere uçuracak münafıklar ve hainler de vardı… Büyük bir gizlilik ve titizlikle yapılan hazırlıklarından sonra Hz. Peygamber tüm kabilelere haber salarak Ramazan’ın ilk günü Medine’de hazır olmalarını istedi. Tüm kabileler geldikten sonra da 10 bin kişilik bir ordu ile yola çıktı. Yolda dahi nereye sefere çıkıldığını kimse bilmiyordu. Nihayet Mekke’ye 16 km kala Merruz - Zahran denilen yerde karargahı kurdu. Tüm askerlere de gece birer ikişer ateş yakmalarını söyledi. Burnunun dibine kadar sessizce yanaşan İslam ordusunu karşılarında gören Mekke halkı büyük bir hayal kırıklığına uğradı. Moralleri iyice bozuldu… Hatta Ebu Süfyan yanına birkaç adam alarak İslam ordusunun durumunu araştırmak istedi. Askerler tarafından yakalanarak Hz. Peygamberin huzuruna çıkarıldı. Her şeyin artık bittiğini anlayan Ebu Süfyan da bu gece de Müslüman oldu. Sarp bir kaya üzerinde on binden fazla ateşi gören Ebu Süfyan geri dönünce Mekkelilere teslim olmaları fikrini aşıladı. 1 Ocak 630 tarihinde İslam Ordusu dört koldan Mekke’ye girdi. Önemli hiçbir direniş olmadı. Zaten Allah Rasulü ordu komutanlarına “Sakın savaşa girmeyin mecbur kalmadıkça, kan dökmeyin” diye tembihte bulunmuştu. Allah’ın rasulü Mekke’ye girerken Fatih edasıyla değil, devesinin boynuna yapışmış secde eder vaziyette mütevazi bir şekilde Fetih Suresini okuyarak giriyordu.

Fütuhatı silah zoruyla gerçekleştiren ülkeler, ele geçirdikleri yerleri uzun zaman hakimiyetleri altında tutamazlar. Zira silahlı etki silahlı tepkiyi de doğurur. Tarihte büyük imparatorluklar kurmuş devletlerin parçalanmaları, yıkılmaları da, silahlı güçleri zayıfladıkça çözülme başlamıştır. Bir zamanlar Avrupa’ya hükmeden ve bütün şan ve şöhretini silah gücünden alan Roma, tarihte tüm dünyayı yakıp yıkan Moğol İmparatorluğu, Hun İmparatorluğundan bugün dünyaya eser kalmamıştır. Önce gönülleri kazanarak manevi yönden fethi gerçekleştiren bir Osmanlı, zamanla aldığı yerleri terk etmek zorunda bile kalmış olsa da ve bütün olumsuzluklara rağmen Balkanlar’da ve Ortadoğu’da izlerini hala devam ettirmektedir. Her şeye rağmen kılıçla fetih tarihte pek kalıcı olmamıştır. Gönülleri fethedilerek girilen yerlerdeki fetih daha kalıcı olmuştur. Bugün Hindistan, Endonezya, Malezya gibi Uzakdoğu’da Müslümanlar yaşamaktadır. Adını sanını son zamanlarda duyduğumuz Arakan ve Açe gibi yerleşim yerlerinin çoğu Müslümandır. Umre veya Hacca gittiyseniz, kısa boylu, daima güler yüzlü, suratlarına baktığımızda İslam’ın ışığını görmüş, saygılı ve ufak bir şeyden özür dilemesini bilen Müslümanları görmüşsünüzdür. Buralara İslamiyet kılıçla gitmemiştir. Müslüman Arap tüccarlar ticaret maksadıyla bu beldelere gitmişler, hal ve hareketleri ve yaşam tarzları ile örnek olmuşlar, bu ülkelerin yerli halkı da kendiliğinden hiçbir zorlama olmadan İslam’ı kabul etmişlerdir. Gördükleri zulüm ve baskılara rağmen dinlerinden dönmemişler, inançlarında da en ufak bir zaafa meydan vermemişlerdir. İslam bu bölgeye gönül köprüleri kurularak geldiğinden asırlar geçmesine rağmen İslam oralarda bugün bile dimdik ayaktadır. Ama dikkat edilirse silahlı fetih yapılan beldelerin halkı yavaş yavaş islamdan uzaklaşmışlardır.

Onlar canlarını, kanlarını, mallarını feda ederek dini mübini İslam’ı, aleme yaymak için olağanüstü çaba sarf ettiler. Bizler bu emanetlere sahip çıkalım, değerlerini bilelim diye. Allah onlardan razı olsun.