Bizim ülkemizde yaygın ve derin ve de pek zararlı içtimai bir haytalık var. Günden güne giderek yayılıyor da…

Kitap düşmanlığı, ya da tembelliği

Xxxxxxxxxxx

1945 yılı falan olacak. Demirtaş’taki sanat okulundayız aylardan da ekim veya kasım. Kolu kesik Bayram, seyyar gazete satıcısıydı, okulun bahçesinde Atatürk koşusu için meraklı arıyordu. “He” dedik ve Heykel’den Çelik Palas’a gidiş geliş. Katıldık ve tamamladık. O günden bu yana koşturmayı severim…

Ne var ki lastikler kabaklaşınca sağlıklı koşturmak zorlaşıyor. Dolayısıyla üç-beş durak arasında koşuşmayı bırakıp bir yıldır otobüse binmeye başladık…

Bugün hemen herkes silahlı. Duraklardan otobüse binenin ilk işi, çantasını açtığında eğer ateşleme kabloları dolaşık ise, onları düzeltmek oluyor. Ardından, birer uçlarını kulaklarına, diğer uçlarını da silahının otomatiğine bağlamak…

Teçhizat kuşanılmış, silahı da artık ateşlemeye hazırdır…

Araçlara binişle iniş arasında geçen zaman süresinde kuzeyden güneye bütün Türkiye taranıyor… Şarkı sözü yazanından, borcunu ödemeyenlere kadar parazitlerin cümlesine ana avrat sallayan kahramanlardan hiç birisi, şöyle kafasını kaldırıp gözlerini otobüsün iç alemine çevirmiyor…

Silahendaz genç mücahitler, oyun ve manzara peşinde…

Evde ekran, sokakta mobayl. Hem de, karılı kızlı ve de sazlı sözlü…

xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx                                          

Orhan Kaplan ise okumaya takılmış. Okumak, ne verecek ki, insana?..

Aktardığına göre, bizimkiler günde altı saatini ekran başında tüketiyorlarmış. Üç dört saatlerini de şurda burada ellerinde silahla röntgencilik. Beş altı saat de yemek idi uyku idi, derken elde kala kala on saat kadar bir zaman. Onu da işverenler, gayri kanuni istismarla ellerinden alırlar…

Bu durumda işte o zaman, neyi, nerede ve nasıl okuyacaklar ve ne için?

Oysa insan, evvela görevli olduğundan ve hakkı için okuyacak. Halbuki hayatın gerçeğinde hak da yalandır, görevi de yoktur…

Xxxxxxxxxxxx

İster ferdi savaşlarda olsun, biz ona kavga-dövüş diyoruz, ister devletler arasındaki savaşlarda olsun, bir tecavüz karşısında sessiz kalınmaz. Aynı tarzda ve dozda karşılığı verilir. İnsanın hakkıdır bu karşılık…

Bu hakkın icra pratiğine de görev deniliyor…

Adam almış bir kitap,  aşk meşk kitabıymış, ne gerek, yahu. Ekranlar var, kablolu akıllı ilahlar var. Ayrıca çık sokağa, canlının da canlısı, hem de bedava olup dumanı da üzerinde, seyri bedava, terü taze…

Yookkk, kitap almış darlık buhranlarında fırsatçılara karşı uyarıcı imiş. İşin mi yok gardaş?..

Koskoca devletler uyanamıyorlar-uyanmıyorlar da, sana mı kalmış altını karıştırmanın? Nedenmiş peynirden buzdolabına, kabak çekirdeğinden destere lamasına kadar etiketler hep doksan dokuz (99) kuruş ile son bulur- buldurulur…

Güya bu kitap, etiketli soysuzlaşmanın içtimai, iktisadi, siyasi ve ahlaki izahını yapıyor, siyaseten ve hukuken de öğretilmemesinin politik sebeplerini sıralıyormuş…

Zavallım, eline almış bir kitap, altında eziliyor. Allah’ın bila ücret kullarına armağan ettiği sularını dünyanın bir ucundan kalkıp gelerek, hangi hak ve selahiyetle, hem de gerçek hak sahibi Bursalının elinden tapusuyla kapıp götürüp sahibine para ile satıyor…

Bu ne kepazeliktir?..

Okuyan adamın kafası karışıyor…

Okuduğu ve okurken de düşündüğü ve de düşünerek uyandığı için, adama yapıştırmışlar…

Komünist, sermaye düşmanı, dinsizin teki  imansızın biri…

İşi oluruna bırakıyor. Başka çare göremiyor. Zemin üstü sekiz saat yerine  merdiven altında on saat çalışmayı daha ehven, yumuşak ve daha namusluca görüyor… İş garantisi ve çalışma emniyeti yokmuş ?…

Boşver… Neyin emniyeti var ki !...

Okuyup da öğretmen mi olacak, görüyoruz olanları?..

Xxxxxxxxxxx

Her neyse. Biz yine de ciddiyetten sapmayalım. İlk emir “Oku” olarak inmiş ise, Allah adıyla başlayalım okumaya. Haklarımızı öğrenerek koruyalım. Sağı solu kabaca da olsa okuyup tanıyalım Hayata ve dünyaya at gözlüğünden dar açılı bakmayalım. Kimselerden de korkmayalım…

Mesela  Prof. Hilmi Ziya Ülken’in  “Türkiye’de Çağdaş Düşünce Tarihi” isimli büyük eserini okuyalım. Osmanlı devrinin fikir, düşünce, ahlak ve hukukunu kaynağından uzun boylu örnekleriyle görelim.  Cemil Koçak’tan  “Geçmişiniz itinayla temizlenir”i okuduğunuzda,sağsız solsuz da olsa politik siyasetin ruhundaki sahtekarlığın envai türleriyle tanışmış olabilesiniz. Peyami Safa’dan roman olarak isterseniz biraz felsefi ağırlıklı “Harbiye Fatih”i, isterseniz düşünce alanından “Doğu Batı Sentezi”ni tahammül sınırınıza kadar  okumaktan niye mahrum kalasınız…

Okuyunuz ki Baskın Oran’ın, “Kenan Evren’in Yayınlanmamış Anılarını”, asker milletiz diye diye bu asker milleti nasıl uyutarak söğüşlediklerini görüp öğrenesiniz…