Sevgili okur, canım okur, öyle bir cin gibisin ki bazen, kimi vakit de sazan!

Vatan millet davası için onca ahkam keserken her yerde, değişmez kaderin en sonunda hazan!

 

Bazen gerçekten hiç anlayamıyorum seni, binlerce sene öncesinin hikayelerine taparak yaşam süren yobaz, sana bu gün ne dese, ne söylese yine de çok az!

 

Çağdaşım, laikim, aydınlığım diyorsun; ne okuduğunu anlıyor ne de öğrenmeye tenezzül ediyorsun!

 

Yüce kurucu, yüce cemiyet, ulu önder, Allah’ım sen bu millete bu devirde biraz akıl fikir gönder!

 

Cümle dünya Mehdi bekler, Jesus bekler kurtarsın diye âlemi, “Hüseyin, Mahir, Ulaş, kurtuluşa kadar savaş” diye haykırır kimileri yenmek için zalimi, sen burada her şey çoktan hallolmuş gibi sanki“23 Nisanlarda”mısır patlağı misali zıplar, İzmir Belediye Başkanı Tunç Soyer’e öykünüp “Çav Bella” eşliğinde otobüsün üstünde hoplar, hoplar durursun!

 

Sana küçük bir sır vereyim mi?

 

“23 Nisan’ı” çocuklara öyle Atatürk filan “bayram” olarak hediye etmedi!

 

Valla ben de etmedim!

 

Kim etti biliyor musunuz?

 

Şu anda mezarında “onbaşı” olarak yatan ve muhtemelen öbür dünyada “nü” resimlerini yapabilmek için yeşil çimenler üzerinde çıplak huri kovalayan, 12 Eylül’ün darbeci paşası Kenan Evren hediye etti.

 

Ve eğer sen bunu bilmeyecek kadar cahil, aksini savunacak kadar da yobaz ve şartlanmışsan eğer ey sevgili okur, maksat gönlün olsun, küçük bir Atatürkçü kupleyle mutlu etmeye çalışayım seni de bu gün,  için neşeyle dolsun:

 

Mavi gözleri çakmak çakmaktı. Üzerinde 1920'lerde terzilik eğitimi alması için Paris'e gönderdiği terzi Levon Kordonciyan’ın elinden çıkma yünlü İngiliz kumaşından dikilmiş ceketi ve altındaysa polo tarzında kesilmiş pantolonu vardı. İçinde yakalığı, bittabi tüm bunların mütemmimi olmak üzere beyaz gömlekle, ipekli papyonu mevcuttu. Ayağındaki siyah beyaz deriden elde yapılmış fotinler güneşin altında pırıl pırıl parlamaktaydı.

Sene 1925’ti…

Kağnısını kara geceden geceden sürüp, İnebolu’dan Rusların gemilerle gönderdiği cephaneyi kar altında Ankara’ya yetiştirmeye çalışan Elif çoktan ölmüş, yerini şapkalarında tavus kuşu tüyü seven, boynuna mutlaka ama mutlaka bir dizi inci isteyen, dalgalı kısa saçlı, elmas küpeli, Fransız aktris Claudette Colbert modeli kadın tiplemeleri almıştı.

 

İnebolu’da, çatısı kiremitsiz, odaları sobasız Türkiye Büyük Millet Meclisi binasının açılışından sadece 5 yıl sonra yaptığı konuşmada şunları söylüyordu yüce kurucumuz ulu önder Atatürk:

 

“Arkadaşlar Turan kıyafetini araştırıp ihya eylemeğe mahal yoktur. Medeni ve beynelmilel kıyafet bizim için çok cevherli, milletimiz için layık bir kıyafettir. Onu iktisa edeceğiz. Ayakta iskarpin veya fotin, bacakta pantolon, yelek, gömlek, kravat, yakalık, caket ve bittabi bunların mütemmimi olmak üzere başta siperi şemsli serpuş, bunu çok açık söylemek isterim:

Bu serpuşun ismine “şapka” denir. Redingot gibi, bonjur gibi, smokin gibi, frak gibi… İşte şapkamız. Buna caiz değil diyenler vardır. Onlara diyeyim ki çok gafilsiniz ve çok cahilsiniz…”

 

Sonra sağ ve sol elleriyle ceketinin iki yakasını tutarak nutkuna devam etti Cumhuriyetimizin banisi yüce insan ulu önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk:

 

“Bundan böyle her 23 Nisan gününü yanında bayram olarak çocuklara da armağan ediyorum.”

 

Bu büyük müjdeyi duyan meydandaki kalabalık çılgınca alkışlıyordu.

Artık göz yaşları sele dönüşmüş, hıçkırık seslerinden oluşan uğultu isyankar Karadeniz’in, Anadolu yakasında oluşan bir fırtına gibi ilerleyip, Kırım’da, Kafkaslarda yeni bir doğumu muştuluyordu.

 

Yediyordu Elif kağnısını inceden inceden!..”

 

Pek çoklarının hiç de hoşuna gitmeyen “gerçek tarihe” şöyle bir göz atalım şimdi:

 

İngiliz gavuru, Osmanlı Milletvekili Meclisi’nin temsilcilerini bir bir toplamaya ve çoğunu Malta’ya sürgüne göndermeye başlar.

 

18 Mart 1920’de de Meclisi tamamen kapatır.

 

19 Mart’ta da daha önce Padişah Vahdettin’in adına geniş yetkilerle ordu müfettişi olarak Anadolu’yu gezen Mustafa Kemal bir telgrafla bir genelge göndererek “kolordu kumandanlıklarından” birer milletvekili seçip, Ankara’ya göndermelerini ister.

 

Talep edilen 350 civarındaki üyeden yaklaşık 100 kadarı gelir ve 23 Nisan 1920’de Hacı Bayram Cami’de kılınan Cuma namazının ardından yeni Meclis dualarla açılır.

 

Esasında bu heyetin önemli bir kısmını da Osmanlı Meclisi’nde bulunup, sürgünden kaçabilenler oluşturmuştur.

 

Dikkat edin, o ana kadar ortada henüz bir bayram yok.

 

Ta ki 1921 yılının 23 Nisan’ında yani, bundan “100” değil, tam “99” yıl önce Meclis ilk “yevm-i küşadı” olan “23 Nisan milli bayramdır” kararıyla, “açıldığı günü” ilk bayram olarak kabul eder.

 

Bu önemli gün, 1923 yılından itibaren “MİLLİ HAKİMİYET BAYRAMI” olarak kutlanmaya başlanır.

 

Bu arada memlekette kurtuluş savaşının ardından çok sayıda şehit yadigarı yetim kaldığından bahisle “Himaye-i Eftal Cemiyeti” yani bu günkü adıyla “Çocuk Esirgeme Kurumu” kurulur ve bu dernek 23 Nisan 1924’te “Hakimiyet-i Milliye” isimli gazetede “Bu gün çocuklarımızın rozet bayramıdır” başlıklı duyurusuyla “bağış” toplama kampanyası başlatır.

 

(Mustafa Kemal hala bu önemli günü milli bayram olarak çocuklara hediye etmemiştir.)

 

Bu arada, “tarih bilinci” verilmeden yetiştirilen yeni devletin yeni nesli ne yazık ki, her şeyin Cumhuriyet’le birlikte başladığını sanır.

 

Oysa Balkan savaşları, Rus harbi kısacası, yedi düvele karşı verilen  mücadeleler ve sonrasında yaşanan göçler sonucu kimsesiz kalan çocuk, yaşlı ve muhtaçların bakım ve himayelerine yönelik hizmet vermek üzere 2’nci Abdülhamit tarafından kurulan Darülaceze çok uzun yıllardan beri varlığını sürdürmektedir zaten. 

 

Sadece Bulgaristan’da Balkan Savaşı sonucunda 26.523 aileye mensup 71.505 yetim kaldığını belirtir arşivler.

 

Yetim çocuklara yönelik Osmanlı’nın kurup, faaliyete geçirdiği bir diğer köklü yapı da “darüleytamlardır”.

 

Bursa, Trilye’deki taş mektep bir dönem bu amaç için kullanılmıştır mesela.

 

Bir veya daha fazla darüleytamın bulunduğu İstanbul, İzmit, Çatalca, Eskişehir, Kütahya, Menteşe, Mamüratülaziz, Trabzon, Sinop, Halep, Beyrut, Şam, Cebel-i Lübnan, İçel vilayet ve sancaklarına ait sayısal bilgiler pek yoktur kayıtlarda.

 

Bunların haricinde toplam 68 darüleytamda 1421 memur ve hademenin görev yaptığı, 9900 yetimin barındırıldığı ve eğitildiği bilinir.

 

Bu sayılara net bilgisi bulunmayan yerler de dâhil edildiğinde darüleytamlara ait şube, öğrenci, memur ve hademe sayılarının çok daha yukarılarda olduğu söylenebilir.

 

Temmuz 1917 tarihli bir belgede yer alan çizelgeye göre merkez darüleytamlarında hademe sayısı 397, memur ve öğretmen sayısı 218, taşra darüleytamlarının ise 892 hademe, 293 memur, 329 öğretmen, 10.870 öğrenci bulunmaktadır.

 

Yine aynı tarihli bir başka vesikada taşra darüleytamlarının bulundukları bölgeler, adları, hademe, memur ve öğretmen sayıları gibi bilgilere yer verilmektedir.

 

Öylesine köklü ve emperyal gelenekten gelen bir devlet düşünün ki, gayrimüslim yetimler için bile kendi inanç ve geleneklerine göre yetişmeleri için darüleytam yani, döneminde çocuk esirgeme kurumları inşa etmiştir hakim olduğu coğrafyada!

 

1920 yılı itibarıyla İstanbul başta olmak üzere Osmanlı Devleti’nde 25 adet Ermeni, 3 adet Rum, 3 adet Yahudi ve 3 adet Rus Darüleytamı vardır; haberiniz oldu mu hiç?

 

Bu güzelim kuruluşlar 1926 yılında Mecliste kabul edilen 931 sayılı altı maddelik bir kanunla tamamen kapatıldı.

 

Yapılan görüşmelerdede  herhangi bir tartışma ya da söz alma girişimi olmadı.

 

Ayrıca oylamaya katılan 152 milletvekilinden 151’i bu kurumların kapatılmasından yana oy kullanırken sadece nur içinde yatsın, Urfa milletvekili Refet Bey (Ülgen) aleyhte oy kullandı.

 

Neyse…

 

Tüm bu bilgiler kulağınızın bir kenarında kalsın diye bu gün benden size Ramazan tatlısı olsun.

 

Yeni kurulan Çocuk Esirgeme Kurumu kendi kafasına göre “23 Nisan’ı” 1927’de çocuk bayramı ilan etmişti.

 

(Mustafa Kemal’dense hala bir haber yoktu.)

 

Resmi tarih yazarları bu seneden sonra, Çocuk Esirgeme Kurumu’nun ilan ettiği “çocuk bayramının” Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk’ün “himayesinde” kutlanmaya başlandığını, 1933 yılındaysa  Devlet Başkanı’nın çocukları kendi koltuğuna oturtarak bir ilki başlattığını filan söyleseler de 1935’e kadar durum net ve kesin olarak şöyleydi:

 

"23 Nisan", 1921'de çıkarılan 23 Nisan'ın Milli Bayram Addine Dair Kanun’la, Türkiye'nin ilk ulusal bayramı olmuştur.

İlk kez ortaya çıkan bu bayramda ne “ulusal egemenlikten ne de çocuklardan” söz edilmekteydi.

Zaten daha o yıllarda Osmanlı saltanatı hala kanunen hüküm sürmekteydi.

1 Kasım 1922'de saltanatın kaldırılmasıyla “1 Kasım, Hakimiyet-i Milliye Bayramı” (Ulusal Egemenlik Bayramı) olarak kabul edilmiştir.

Daha sonraki yıllarda, TBMM'nin açılış tarihi olan 23 Nisan "Milli Hakimiyet Bayramı" olarak kutlamış ve bu durum 1 Kasım'ın uzun vadede bayram olarak unutulmasına neden olmuştur.

1935'te bayramlar ve tatil günleriyle ilgili kanun değiştirilmiş ve "23 Nisan Millî Bayramı"nın adı "Millî Hakimiyet Bayramı" haline getirilmiş, böylece unutulan 1 Kasım Hakimiyet-i Millîye Bayramı ile 23 Nisan Millî Bayramı birleştirilmiştir.

 

Yıl 1935…

 

Bayramlarla ilgili son yasal düzenleme işte böyle.

 

Var mı çocuk mocuk diye bir şey?!.

 

Sonra ey sevgili okurum…

 

Mustafa Kemal 1938’de, Dolmabahçe Sarayı’nda ölüyor. (Ya da fani dünyada gözlerini kapatıp, ebediyete intikal ediyor.)

 

Aradan yıllar geçiyor, UNESCO 1979 senesini “Çocuk Yılı” ilan ediyor.

 

TRT de 23 Nisanlarda “çocuk şenliği” düzenlemeye başlıyor.

 

Bayram son şeklini de 1981 tarihinde, askeri darbe döneminde “Milli Güvenlik Konseyi’nin”, bayramlar ve tatillerle ilgili kanunda yaptığı değişiklikle o güne kadar kanunen adı konmamış şenliği “Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı” olarak duyurup, yoluna devam ediyor.

 

Neymiş?

 

Atatürk bu bayramı söylendiği gibi öyle çocuklara filan armağan etmemiş!

 

Kim etmiş?

 

Onbaşı Kenan Evren Paşa!

 

Öp bakalım Kenan Paşa’nın elini!