İnsanlık tarihinin en önemli dönüm noktalarından biridir ateşe hükmedilmesi.  

Düşünsenize, onlar da son derece zeki olmalarına karşın şu anda dünyada henüz ateşi kullanamayan insanımsılar gibi kalsaydık eğer  mağaralarda, ağaç tepelerinde yaşıyor olacaktık muhtemelen bizler de…

Buharlı makineler hiç icat edilmemiş olacaklar ve insanoğlu sanayi devrimine geçememiş olacaktı.

Hem zaten ateş olmadan metale de hükmedilemeyeceği için avcı ve toplayıcılıktan tarım toplumuna da geçemeyecektik.

Yamyamlık devam edip gidecekti.

Bizim türün atası olan Homo Sapiens geçmişte nasıl Homo Erectus gibi hemcinslerinin soyunu onları yakalayıp, yiyerek tükettiyse, bu gün yeryüzünde bizler için “av mevsimi” sürüyor olacaktı hala.

Hülasa, ben bu yazıları yazamıyor, sizler de okuyamıyor olacaktınız sonuçta.

İlaçlar icat edilemeyecek, penisilin bulunamayacak, bir insanın ortalama ömrü eskisi gibi 20-25 yılla sınırlı kalacaktı.

Ne çok kıyıcı şu insan evladı.

Ateşle bile masumları diri diri yaktı, pek çok aydını, düşünürü, bilim insanını o korkunç alevlerin içine attı.

Daha dün Amerika, İranlı generali bir ateş topuyla öldürmedi mi?

Buna yanıt veren mollalar Amerikan üslerine ateşten füzeler yollamadılar mı?

Bilmem bir orman yangınını yakından hiç izlediniz mi?

Büyük bir gürültüyle çatır çatır yanan ağaçların arasından feryat edip haykırarak kaçmaya çalışan irili ufaklı milyonlarca böcek, sürüyle kuş  ya da kaplumbağaların çıkardığı dünyanın en acıklı senfonisini dinlersiniz orada.

Fakat biliyor musunuz, ormanlar da yaşamak için yanmak zorundadır doğada!

Bu durum milyonlarca yıldan beri böylece sürüp gitmektedir.

Hayvanların döngüsünde nasıl kaçınılmaz bir son olan “ölüm” varsa, aynı şey ormanlar için yangındır.

Mesela Akdeniz ormanları için bu sıradan bir olaydır.

Ortalama 50 yılda bir mutlaka yanarlar.

Avustralya ormanları her sene yanarlar.

Ve biliyor musunuz, bu gerçekleşmediği takdirde bazı ağaç türleri yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalırlar!

Özetle ekosistemin yangınlara ihtiyacı vardır; bitki ve hayvanların yangınlarla ilgili evrimsel adaptasyonları öyle az buz değildir.

Hatta bazı bitkiler yangınların başlamasına neden olur veya bunu kolaylaştırır.

Mesela ardıcın kozalaklarında ve yapraklarında bulunan yanıcı yağlar kurak ve sıcak dönemlerde kolayca tutuşabilir.

Hadi gelin, enteresan bir bilgiyi paylaşayım sizlerle:

Avustralya’da aylardır süren ve bir türlü söndürülemeyen yangınların zanlıları bazı uçucu türlerdir bunu biliyor musunuz?!.

“Alev şahini yırtıcıları” olarak bilinen kara çaylak, ıslık çaylağı ve kahverengi doğan gibi kuşlar aslında yangına dönüşemeyecek kadar küçük alevli dalları gagaları ya da pençeleriyle alıp, yanmaya elverişli bitkilerin bulunduğu alanlara bırakırlar.

Neden mi?

Ateşten kaçmaya çalışan diğer canlılar onlar için tam bir ziyafet olur da ondan!

Bu arada bir kısmı telef olsa da iyi bir koşucu ya da kazıcı olan memeliler ya kaçıp, ya da kendilerini toprağa gömerek yangının geçmesini beklerler.

Buna pek çok sürüngen de dahildir.

Amfibi canlılar su kaynaklarına sığınırlar.

Mantarlarsa alevlerden kaçamayan canlıları yiyerek daha da semirirler.

Ölüm, yaşamın en büyük sürükleyici güçlerinden biridir.

Özellikle arkadan gelen nesillere yeni kaynaklar ve alan açar.

Bitkiler de milyonlarca yıldır buna göre düzen almışlardır.

Örneğin bazı çam türleri, okaliptüs ve banksia gibi bazı bitkiler üreyebilmek için yangına muhtaçtır!

Yangın ya da aşırı yüksek sıcaklıklar olmazsa bu ağaçların tohumları aktive olmaz ve üreme döngüsü de başlayamaz!

Hatta öyle ki kimi bitkiler “dumanı” kimyasal bir sinyal olarak görür ve ancak o zaman tohum üretmeye başlarlar.

Ormandaki pek çok tür yangın sonrasında daha da güçlü çimlenir ve büyürler.

Bazılarıysa on yıllar boyu uyuyarak yangını bekler!

Yangın geçiren bir bölgeyi kısa süre sonra ateş zambakları sarar.

Ateşiçok seven bu bitkiler, yangından sadece 9 gün sonra çiçek açarlar!

Sonrasında yaklaşık 10 yıl sürecek olan derin bir uykuya yatarlar ki, adeta onları yeniden uyandıracak olan yeni yangınları beklercesine...

Çam ağaçlarının henüz açılmamış olan kozalakları yangın sırasında bir “ateş mermisi” işlevi görürler ve 100 metre ileriye fırlayabilirler.

Uzak coğrafyalara ancak bu şekilde ulaşabilir pek çok bitkinin tohumu.

Resmen küllerinden doğan bir diğer canlı da zeytin ağacıdır.

Kabuğu yangına dayanıklıdır ama diyelim ki, toprağın üstündeki organlar tamamen yanıp, kül oldu…

Ağaç gövdesinin altında yanması neredeyse imkansız olan, daha önce oraya nişasta depolanmış bir şişlik vardır.

Bu bölgedeki sürgün uçlarından yeniden fotosentezle besin üretilene kadar nişasta deposu enerji üretim merkezi olarak değerlendirilir.

Akıl almaz bir şekilde hızla sürgün gözlerinden çıkan 3-4 yeni gövde doğayı selamlamayı sürdürecektir artık!

Yangınlar bitkilerin gelişimi için öylesine önemlidir ki, Avustralya’da “çim ağacı” gibi ateş seven bitkilerin yetiştirildiği bölgelerde itfaiyeciler kontrollü yangınlar çıkararak buna zemin hazırlarlar.

Peki yangın çıktı ormanda; ne yapmak lazım?

Öylece seyrine mi bakacağız?

Elbette hayır çünkü, bunların artık çok büyük bir kısmı biz insanlar tarafından çıkarılan doğal olmayan yangınlardır.

Tam da bu noktada sevinilecek bir husus da son derece başarılı bir orman teşkilatına sahip olmamız elbette.

Bundan çok değil, 20 yıl önce 1 saati bulan orman yangınına ilk müdahale süresi günümüzde 15 dakikanın da altına düşmüş durumda.

Söndürme konusunda o kadar ileri bir noktadayız ki bugün, Amerika'dan Yunanistan'a, İsrail'den Kazakistan'a kadar birçok ülkeden yangın uzmanları ülkemizdeki Orman Genel Müdürlüğü’ne gelerek eğitim görüyor.

Yani diyorum ki son olarak biricik yeğenim Zehra, İnstagram’dan Avustralya’daki yangınlara ağıt yazıp, orada ölen canlılar için üzüntülerini paylaşmışsın.

Amcan senin çok duyarlı ve duygusal bir insan olduğunu biliyor zaten.

Biliyor da…

Bu yazıyı bu gün sana da yazdım.

Her şey doğal seyri içinde akıp gidiyor, “çok kaygılanma” diyorum ben sana.

O güzel gözlerin dünyadaki güzellikleri de görsün.

Aynanın karşısına geç, kendine bak mesela!