Altmışlığa kadar genç nesil bilemez, işitmiş olsa bile hatırlayamaz. Bir zamanlar, markasını hatırlayamadığım çorabın radyolardaki reklamı şöyle idi…

Eski çoraplarınızı atmayın, paspas yapın...” “Portakal çorapları...”

Markayı hatırlayamadığımdan, yeri boş kalmasın için “portakal”ı uyduruverdik…

Pek daha eskilere uzanmayalım, çorabın portakallısını bilemeyen, hayatın karnelisini de bilemez...

Hayat, hiçbir vakit biteviye çalkalanmadan, krizlerle tanışmadan sür git devam etmez. Toprak da öyledir, birkaç sene bol verimli ve bereketli olsa da, bakarsınız bir an gelir cimriliği tutar ve köylüyü de mahzun kılıverir..

xxx

Bir yandan savaş, diğer yandan dört kuranın gençleri, hep asker. Toprağı işleyemiyorsun, ambarlar boş kalıyor, devlet de ne yapsın, ekmeğin yanında bardak ve çanağı karneye bağlıyor. Bez ve basmaya kadar zaruri tüketim mallarında, kişi başına yıllık tahsisat hesaplanıyor..

Şimdinin elli yaş altına sorsan, yaşayarak görmediği için inanmaz ve tasavvur dahi edemez. “Nasıl oluyor” diyerek şaşırıp kalır. Biraz da Halk Partili falan ise, hakaret de eder ve sana diş biler.

O zaman, inandırmak bize düşer.

Xxx

O günlerde Milli Korunma Kanunu vardı. Kanuna göre devlet, halkın ve askerin zaruri tüketim maddelerini, lüzumu halinde kişi başına göre tayin edebilirdi. Üretimde verimsizlikten ötürü bu kanun gereğince büyük şehirlerde ekmek tek tipe indirildi. Hamuru karılırken içine süpürge tohumu ve çavdar unu katılmaya başlandı. Akabindan, vatandaşın ense kulak yapılarına göre ekmekte miktar kısıtlamasına girişildi. Küçüklere günde 180 gram, yedi yaş üstündekilere 375 gram, ağır işçi sayılan amelelere, o da devlet amelesi olacak, 750 gram ekmek.

Şimdi hürriyet var, hiç kimse, devlet bile olsa vatandaşın alacağına vereceğine karışamıyor. Bu serbestlik, bir de üstüne üstlük bolluk, ekmeklerin yarısı yenilirken diğer yarısı da küflendiği için hayvanlara atılıyor.

Allah da bunun cezasını korona ile çıkarıyor…

Korona biyolojk cezadır, cari açık ki, bağımsızlığımıza balta hizmeti görür, o da politik ve ekonomik ceza. Kimse de farkında değildir. Vur patlasın çal oynasın, ekmekler de küflenedursun !

Xxxx

Geçmiş günlerde günümüzdekilere benzer yaşanmış hikayelerden bahsedelim. Hoşunuza gider sanırım. Pek hoşlanılır tarafı yoksa da, insanı derinlikli düşünceye çekeceğinden, faydalıdır, muhtemelen...

Haydarpaşa tren garından sırtına yüklendiği müşterisinin sandığını düşürünce, içinden deste deste sahte ekmek karneleri yere dökülüyor. Hemen sahibini yakalayıp hakimin karşısına çıkarıyorlar. Adam anlatıyor.

“Efendim, bu karneler sahte sayılmaz. Yani sahte  resmi evrak değildir. Çünkü şuradaki çizgilerden birkaçı aslına benzemiyor. Bu karneler, resmi evrakta sahtecilik olmadığından, suç sayılmaması gerekir...”

Sandığın sahibi sahtekar, hemen salıveriliyor...

Çünkü, kanun dışı sahte üretim, tıpa tıp aslına benzemediğinden, sahtekarlık sayılmaz. Parada pulda da öyledir. Kalpazanlar, ceza yememek için kalp paranın bir köşesini hafif depolu yaparlar...

Xxx

Atatürk, sırası geldikçe milletiyle gurur duyduğunu söyler. “Bizim millet çalışkandır, zekidir, akıllıdır, başarır” gibisinden güzellemelerini nutuklarından hiç eksik etmez. Gerçekten de öyledir. Şeytanı bile, şaşkınlıktan şaşırtır...

Yıllardır hemen herkesin bildiği, Duyup işiterek öğrendiği bir gerçektir. Yağsız, tuzsuz ve imansız peynirin kırk lira olması da işte bu aklın bu zekanın zaferidir. Henüz anasının karnındaki bebekler doğarken sırtında hiçbir milyarderin ödeyemeyeceği borç yüküyle doğuyor. Ne büyük başarı!..

Xxx

Devlet adına hükümetler, yollarını şaşıran ihracatçılara hak edilmemiş vergi hediyesi vermeye başlamıştı. Dışarıya mal satan şirket, Türkiye’ye döviz kazandıracağı için (bu da işin hikayesi yaaa), bunlara hediye olarak hazineden para ödemeye kalkıştı.

Bizim icatkar, mucit, şapkadan keçi çıkaran sihirbazlarımız hemen başlayıverdiler dışarıya mal satmaya. Elbise, ayakkabı, radyo, salyangoz konservesi, kahve değirmeni ve lahana turşusuyla naylon çorap ile davul tozu ve minare gölgesiyle doldurdukları sandıkları, ihracat diyerek dışarıya postaladılar...

Bu hizmetlerinin karşılığında da hükümetler, ellerindeki milletin hazinesini bunlara boca ediverdiler. Kasalarımız, soyulmuş soğana çevrildi

Bunun adına  “hayali ihracat” denilmişti. Zeki ve çalışkan Türkiyeli’ye nispet, aptal Avrupalı gavurun da bir türlü aklı alamamıştı bu hırsızlığı...

Sonra mahkemeler falan oldu. Sandıkların içerisinde gönderdik dedikleri minare gölgeleriyle kahve değirmenleri aslına benzemediklerinden, cezasını doğmamış çocukların sırtına yükleten bu hırsızlıklar, “yapılmamış” sayılınca, hırsızlardan hiç kimsenin başı ağrımadı..

Dememiz odur ki, demokrasiler veya cumhuriyetlerdeki yaygın ve derin ahlaksızlığın, partilerin tek mi çift mi gibisinden sayılarıyla bir ilişkisinin bulunmadığıdır.

Hikaye formunda örneklerini verdiğimiz üstün zeka oyunlarının birisi, tek partili günlerin başarısıdır. Diğeri de partiler enflasyonunun üzerimize bir kara bulut olarak çöktüğü günlerden...