Bursalı ressam Candan Manyaslı 1990 yılında başladığı suluboya çalışmalarını geliştirerek yağlıboya ile devam ettirmiş.Kendi deyimiyle; genellikle depresif, melankolik, çağdaş şehirli kadını ve çok renkli kalabalık sokakları resmetmiş.
İlk kişisel sergisini, (Kadından Yansımalar) Bursa Tayyare Kültür Merkezi’nde açan Manyaslı zamanla Hiperrealizme (yüksek çözünürlüklü fotoğrafa benzeyen bir resim türü) yönelerek eserler üretmiş. 
Manyaslı, Ankara’da yaşıyor çalışmalarını Eryaman’daki  atölyesinde (Atölye Turuncu) da sürdürüyor.
*************************
Candan Manyaslı’yı “Eski Bursalılar Burada’’ sayfasındaki kaybolan mahalle kültürüne ilişkin bir paylaşımıyla tanıdım: “Süt Kokulu Sokak”. Manyaslı’nın hikâye ettiği o sokağı yakından biliyordum; öğrencisi olduğum Bursa Erkek Lisesio sokaktaydı.
Manyaslı geçenlerde yine güzel bir paylaşım yaptı: “Yan Daire Ve İpek Fularlı Kadın’’.Komşuluk üzerine insanın içini ısıtan bir metindi.
*************************
Candan Manyaslı’nın eline fırça kadar kalem de yakışıyor. Manyaslı, hikâyecilik yeteneğinin üstünde durmalı deyip sizi Süt Kokulu Sokağa davet edeyim.

SÜT KOKULU SOKAK

Bursa'mızın bir Bahar Süthanesi vardı. Hemen karşısında da sonbaharda bahçesine dökülen yaprakların altın rengi ve bozuk parayı andıran ışıltısından gözlerin kamaştığı Erkek Lisesi. Bursa'nın en seçkin, en gözde okullarındandır. Dayım orada öğretmendi...
Ne elit bir sokaktı orası öyle... İşte o büyülü sokakta bir Mahkeme Fırını vardı ki; sokağı boydan boya unlu mamullerle kokutur, sokaktan geçen karnı toklar bile uğrar, susamlı çubuk ile tatlı halka satın almadan geçmezdi. Kabul günlerinin yeni yeni moda olduğu o yıllarda ev hanımlarının vazgeçilmezi, sağ koluydu...
Akşamüzerleri hanımlar renk renk bir mini küvet görünümündeki sepetlerini sarkıtır bakkala seslenerek alışverişlerini yaparlardı.
Bazı kadınlar da cırtlak sesleriyle çocuklarını eve çağırırlardı ama... O çocuklar büyük bir ciddiyetle oynadıkları bu oyunlarını bırakıp evlerine çıkmazlardı. Oyun yarım bırakılmaz, hafife alınmazdı öyle...
Akşam üzerleri sokağa taşan biber patlıcan kızartması, çilek reçeli kokuları ayrıca kandillerde sıcak lokma, iyi kavrulmuş un ya da irmik helvası kokuları insanın içini garip bir huzur ve sevinçle doldururdu... Şimdilerin "gıda terörü " denilen korkunç sözcükleriyle kimse tanışmamıştı henüz.İki çatal ıspanaktan da zehirlenme vakaları görülmemişti...
Terör, siyasi çalkantılar bir tarafa; Ecevit ile Demirel'in başbakanlığı nöbetleşe devraldığı, akşamdan akşama siyah beyaz ekranlara küfürsüz misafir ettiğimiz bir dolu insan...Sevgili saygılı tanıdık yüzler.
Kış geceleri yüzü görünmez varlığı bilinir bekçinin o güçlü düdük sesi, mahallenin sadık ama hep aç köpekleri ve "boooozaaa" diye bağırıp aniden susan mahallemizin gür sesli bozacısının sesleri birbirine karışırdı.
Uzun yaz gecelerinde ise; yatsı ezanı okuyan pek yanık sesli hocalarla, dönemin moda parçalarını kulakları sağır edecek kadar yüksek sesle dinleyen gençlerin sesleri yükselirdi bol yıldızlı lacivert semalara...Üçgen kırmızı mermer balkonlarda serinleyen Bursa halkı ve o birbirine yakın balkonlardan yükselen şen kahkahalar, çekirdek sesleri, taze demlenmiş limonlu çay ve serin, tatlı bol çekirdekli karpuz kokuları...ahh...ahh ki ahh..
Çocukluğum ...ver elini de gidelim, soralım şimdi mahallenin ahvalini.
Nediyordum...İşte köşede bir Bahar Süthanesi vardı. Ne zaman beni oraya tereyağı ve peynir almaya gönderse ailem; o pek gülümsemeyen, o çok ciddi amca karşımda olurdu. Kısa kesilmiş koyu pembe tırnakları ve tıpkı o dükkanın mermer tezgahı gibi bembeyaz elleri dikkatimi çekerdi. Aldıklarımı çıtır çıtır sesler çıkaran yağlı kağıda büyük bir ustalıkla sarıp paketler, sonra da ben hiç orada bulunmamışım gibi sıradaki müşteriye odaklanırdı hiç gülümsemeden. Simsiyah parlak ve düz saçlı o amcanın harika süt ürünleriyle büyüdüm, büyüdük. Mahallemizin kalsiyumuydu o amca, o süt kokulu sokağın vazgeçilmeziydi. Elindeki pamuklu beyaz bezle Bahar Süthanesinin mermer tezgahını siler siler silerdi.


Ahhh benim çocukluğumun iyi kalpli esnaf amcaları. Yüzü gülenin de gülmeyenin de yumuşacık kalpleri, güven veren duruşları vardı.
Şimdinin bol ışıklı AVM’lerinde bir köle gibi çalışan genç ve yorgun bedenler, umursamaz , ruhsuz, isimsiz, duygusuz ,robotlaşmış çalışanları bunlardan ne uzak...
Çocukluğumun Bursa'sını özlüyorum; cevizli lokumunu, tahinli pidesini, Uludağ Gazozunu, mendilden biraz büyük sürekli kayan eşarbını ikidebirde düzelten, beyaz tenli nokta benli, ajurlu incecik hırkasını omzuna alıp gezen teyzelerini. Gecenin bir vakti şangır sesleriyle kırdığı camlarıyla, önüne ne gelirse her şeyi uçuran o meşhur lodosunu...
Sonunda o günleri de alıp uçurdu gitti işte bir meçhule...
*************************
Ben de; o mahalleleri, o insanları; özlüyorum o hayatları