Bu coğrafya yüzyıllardır kana doymadı. Mezopotamya’dan süregelen uygarlık savaşlarının bir gün son bulacağını düşünmek bile hayalden öteye gitmiyor. Bu kadim topraklar, kanla, gözyaşıyla sulandı ve hâlâ sulanmakta.

Nice savaşlara şahitlik etti bu topraklar, büyük komutanlar, dünya çapında liderler ayak bastı üzerine.

Vatandaşlar olarak biz, savaş dendiği zaman tarih kitaplarından öğrendiğimiz limitli bilgilerle yorum yapabiliyoruz. Nedense, derinlemesine inip detaylıca tahlil yapmayı aklımızın ucundan geçirmiyoruz.

Bir başka şaşırtıcı kısım ise, savaş denildiği zaman Ali Baba ve Kırk Haramiler filmindeki jenerik müziğindeki gibi; ‘’Asmak, kesmek, kelle uçurmak’’ ruh haline giren nice insanların olması.

Çok şükür ki ülkemiz toprakları, uzun bir süredir ciddi bir savaşın içine girmedi, umuyoruz ki de girmeyecek. Lâkin, şu an on yaşında olan bir çocuk bile kısa ömründe onlarca savaşa şahitlik etti. Komşu ülkelerde, dünyanın başka kıtalarında savaşlar meydana gelmekte ve niceleri hayatını kaybetmekte.

Şimdi; asalım, keselim, yok edelim, parçalayalım diyen insanların bakış açısından savaş olgusunu inceleyelim.  Bu naraları atan kişilerin ortak noktaları; daha önce bir savaşa girmemeleri, hayati tehlikeyle karşılaşmamaları, birisinin canını almanın nasıl hissettirdiğinden haberleri olmamaları.

Savaş güzellemesi yapan kişiler, bu işin psikolojik açısından  haberleri var  mı? Türkçeye savaş bunalımı diye çevirebileceğimiz ‘’shellshock’’ durumunu sorsak bilirler mi?

Savaş bunalımı (Shell shock), savaştan  kaynaklanan  travma sırasında ve / veya sonrasında ortaya çıkabilen bir durumdur. Savaş bunalımı kavram ilk kez ortaya çıktığında fiziksel yaralanmaya atıfta bulunulmuştu ancak geçen yüzyılda psikolojik yaralara atfedilen bir yara türüdür.

Tarihte kaydedilen ilk ‘’shellshock’’ vakası, 1914 yılında Almanlar tarafından öldürülmek üzere olan bir genç askerdi. Askerin herhangi bir fiziksel yaralanması olmamasına rağmen, travmatik sebeplerden ötürü kör olduğuna inanıyordu.

Nazım’ın da zamanında dediği gibi; ‘’Savaş, korku ve sefaletten başka bir şey veremez. Yakar, yıkar, öldürür, yok eder.’’

Savaşlardan  sonra her zaman galibiyetler, ganimetler, kazançlar konuşulur. Canını feda etmiş şehitler saygıyla anılır. Hayatta kalanların  sağ salim döndüğü için şükür edilir, peki gerçekten de sağ salim dönmüşler midir? Asker fiziksel olarak yaralanmasa da psikolojik buhranını neden kimse göz özüne almaz?

Birinci Dünya Savaşı sırasında Alman psikologlar bu durumun bir hastalık olmadığını, ‘’shellshock’’ buhranına yakalananların; korkak, ödlek, savaştan kaçmak için bahane arayan askerler olduğuna karar kılmıştı. Birçok ülkede binlerce asker bu sebepten dolayı infaz edildi.

Halbuki  shellshock, savaş esnasında veya sonrasında, normal insan işleyişini durduracak kadar önemli bir sinir reaksiyonudur. Bu bunalımın en yaygın semptomları arasında; koku ve tat alamama, duyma kaybı, ayağa kalkamama, istemsiz hareketler ve kusma, amnezi, kabuslar vardır. Diğer semptomlar ise; titreme ve istemsiz, kontrolsüz bir şekilde ağlama.

Eğer bu durumu özetlersek; insanlığını ve masumluğunu  savaş meydanında bırakıp, yürüyen bir ölü olarak savaştan dönmektir diyebiliriz shellshock için.

Tekrardan hatırlatalım, savaş korkudan ve sefaletten başka bir şey veremez. Savaşın  içinde barındırdığı tüm faktörleri teker teker değerlendirmeden savaş güzellemesi yapmak sadece günümüzün değil geleceğimizin de farklı yönlerde şekillenmesine sebep olacaktır. Savaş, içinde bulunduğumuz anı değiştirmez, tüm coğrafyanın kaderini değiştirir.