Toprağa gömülü bir beden nasıl bu kadar özlenir, nasıl alışır gönül buna bilmeden yazıyorum bunları.

Tam da bugün… Babamın “kızım dedeni kaybettik” dediği ve bedenimin tamamen uyuştuğu o acı gün. 

Bugün 3 sene oldu dedem vefat edeli. O kupkuru soğuk sarmıştı tüm bedenimi. 

Onu en son ölmeden 2 gün önce hastane odasında görebilmiştim.  

“Babasına aşırı düşkün annem ne haldeydi, dedem gerçekten ölmüş müydü, çocukluğumun en güçlü dedesi, en harika dedesi ölmüş müydü yani? 
Hemen toparlamalıyım kendimi, annem beni bu halde görürse daha da yıkılır mahvolur. 
Çok güçlü olmalıyım, dedem gibi gözyaşlarımı hep içime atmalıyım…”
diye diye gazeteci Gökhan ağabeyim beni hemen hastaneye yetiştirdi. 

Kapıdan içeri girmemle annemin bana sarılıp “Elif dedeni kaybettik, Elif deden gitti kızım” dedi ve hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. 
Burnum deliler gibi sızlıyor, kalbim acıyor, ellerim titriyor ama asla ağlamıyordum. 
Sadece annemin yanında olmak ve dedemin gerçekten  artık olmayışına kendimi inandırmaya çalışıyordum. 
Kaskatı kesilmiştim. Annemi bir an bile yalnız bırakmıyordum ellerini tutuyor gözyaşlarını siliyordum. 

***
İşte kabulleniş anı geliyordu…

Morga indik. Yok böyle bir sessizlik… 

Görevli dedemi gösterdi bize, dokundum güzeller güzeli yüzüne dedemin, daha soğumamış bile. Sıcaktı dedem. 

“Allahım ne olur bana sabır ver güç ver ne olur Allahım” diye Rabbim’e yalvardım. 

Öyle de oldu. Rabbim bana güç verdi ve dayımla annemi bir şekilde sakinleştirmeyi başarmıştım. 

Yüreğimde bir yerlerde volkanlar patlasa da yüzüme asla yansımıyordu. 

Hastane koridorunda bana canımdan daha can olan kuzenim Muharrem vardı. 

Sağ olsun hemen işleri halletti. Dedemi artık defnedecektik. 

Köye hareket ettik… İnanılmaz acı ve zor bir durum, çünkü dedem 10 sene sonra hasret olduğu köye geliyordu. 

Yürüyerek değil cansız bir beden olarak… 

Mezar yeri açılmıştı ve dedemi oraya gömdüler üzerine de toprak attılar. 

“Nasıl koydular seni kara toprağa, nasıl kıydılar dedem… Nasıl… Sen boş ver beni, bakma üzüldüğüme… Ağlamıyorum bak!  Rahat uyu gittiğin yerde, mutlu ol özlediklerinle… Annem bana emanet gözün arkada kalmasın.” Diyerek içimde bir yerlerde dedemle konuşuyordum hala. 


Artık dedem bu dünyada yoktu. Her şey bitmişti. 

Kendimi bu ana kadar tuttuğumdan ötürü, yüzüm filan şişmişti, iki gün boyunca sadece su ile ayakta duruyordum. 

Öldüğünün gecesi artık sıra bana gelmişti. Ve hıçkıra hıçkıra ağladım arkasından. 

Çok sıkmıştım kendimi, tam bir hafta boyunca ağladım ama, çoğunda gizli gizli. 

Hala dahi adı geçince çok uzatmamaya çalışıyorum annem yanımda olunca. 

Velhasıl boncuk gözlü dedem gözlerini bu dünyaya artık kapamış ve bizler onsuzduk artık. 

Her şey hatırlatmak zorunda mı gidişini be dedem, hatırlatıyor işte. 

Keşke yine olsan da o umut dolu gözlerin baksa bana gözlüklerinin altından. 

Yazarken “dedem” diye yazıp geçiyorum belki ama içerisinde ne kadar derin duygular barındırdığımı bilmenizi isterim. 
Çocukken yumurta seviyorum diye her gün  anneanneme “yumurta pişir Makbule” diyen, beni dağlara çıkartıp mantar toplayan, traktöre bindiğimizde şoför koltuğunun hemen yanında ki çıkıntıya oturtturan, ilkokulda öğretmenler gününde öğretmenlerime çıktığımız dağlardan çiçekler toplar buketler yapar kızılcık sopalarından da bana ip yapardı benim maviş güzel dedem.

Vefat edene kadar hep bakkala götürürdü beni ve kardeşlerimi. 

Ben her ne kadar koca kız oldum dede desem de kabul ettiremezdim ve o bana hep bakkaldan bir şeyler almaya devam ederdi.

********
Hepimizin son evi bir çukur olsa da kalana çok zordu kabul edip yaşamaya devam etmek. 

 

Birlikte kahveye gidip kuş burnu içeceğim, balık tutacağım, beraber bakkala gidip gönlümce ıvır zıvır alacağım, bana kızılcıklardan ip yapan, pamuk sakallarını seveceğim, ‘Ah çocum benim’ diye seven,  bir dedem yok artık.

3 sene önce bugün kaybettim onu. 

Çok dua ettim sana dedem inşallah cennettir mekanın.