“1431 yılı yazında evvela güneş tutuldu ve en azametli hali korku ve dehşet içinde Konstantiniye’den seyredildi; ortalık öyle zifiri karanlık oldu ki, gün ortasında gökyüzünde yıldızlar göründü.

Bundan bir ay kadar sonra üç gece arka arkaya fecri şimali (gökyüzünde kuzeyde görülen parlaklık) göründü.

Arkasından pek muhteşem bir kuyruklu yıldız doğdu, kuyruğu doğu ufkunun üstünde, başı gök kubbesine doğru, sabah ezanı vaktinde Konstantiniye ve civarındaki memleketlerin semasını bir hafta kadar değerli taşlarla donatılmış bir sorguç halinde süsledi…

O yıl ve ertesi yıl, Anadolu’da ve Rumeli’de doğan çocukların çoğu oğlandı.

Ve koyunlar, keçiler ikiz yavruladılar. İneklerin yavruları hep dişi oldu ve atların yavruları erkek oldu.  Tarlalarda başakların taneleri iri ve dolgun oldu; bağ ve bahçelerde ağaçlar nakıl gibi meyveyle donandı.

Hicri 835 yılı Recebinin 26-27’nci ve miladi 1432 yılı Martının 29-30’ncu gecesi ve bir Pazar gününün sabah vaktinde, ki güneş Arslan burcundaydı, Sultan 2’nci Murat’ın Sinop Hükümdarı İsfendiyar bey kızı Hatice Halime Hüma Hatun’dan bir oğlu dünyaya geldi…”

 

“Tarih anlatımına gurban”, Reşat Ekrem Koçu’nun,Doğan Yayınları’ndan çıkan “Fatih Sultan Mehmet” isimli kitabını bir kez daha okuyorum.

 

Çok da iyi yapıyorum, her sayfasında ayrı bir lezzet, her paragrafında ayrı bir letafet var.

 

Ve gerçeküstü bir “senaryo yazımının” en güzel örnek metinlerini sunuyor bizlere adamım Reşat Ekrem.

 

Güneş tutuluyor, gökyüzünden kuyruklu yıldızlar geçiyor, hayvanlar ikiz yavruluyor ama en önemlisi yazının içinde “Konstantiniye’ye” gönderme yapılarak, Büyük Roma İmparatorluğu’nun bu son kalesi için kum saatinin çalışmaya başladığı duyuruluyor okurlara.

 

Bir film sahnesinde bir tabanca gösterilirse seyirciye, senaryonun bir noktasında o silah mutlaka patlayacak demektir!

 

Nitekim Macar Top Ustası Urban’ın döktüğü top, hop, hop, hop!

 

Bir dakika!

 

İşte bu tarihi yalan da senaryolaştırılıp, Osmanlı mazisine yamanmak istenen kalp bir hikayedir aslında!

 

Rum tarihçiHalkondil, Hammer, İ. Hami Danişmend ve Reşat Ekrem Koçu gibi tarihçilerimiz derler ki; “Macar Urban’ın döktüğü top deneme aşamasında infilak etmiş ve patlamanın olduğu yerde bulunan usta hayatını kaybetmiştir.”

 

Şehzade Mehmet, dönemine göre çok iyi bir makine mühendisidir aslında.

 

İstanbul’un surlarını dövmek için tasarladığı dev topların çizimini o yapmış, güllelere “havan mermisi” yöntemini ateşli silahlarda ilk o uygulamıştır.

 

Bizans’ın emrindeki Urban’ı parasını verip, yanına çeken Sultan Mehmet’tir.

 

Urban “Topu dökebileceğini ancak, güllesini yapamayacağını” söyler padişaha.

 

O gülleler ki, düştükleri bir mil mesafede toprakta iki metreye yakın çukur açan korkunç yıkım makineleridir.

 

Urban kuşatma öncesi kaza sonucu ölür; topların dökümünü de Mimar Müslihiddin ve Saruca Sekban Ustatamamlar.

 

Bizim beyinleri “Osmanlı düşmanlığıyla” yıkanmış kimliksiz ve dahi fikirsiz bazı “solumsular” da bu gün, güya bir savaş aletini bile kendileri yapamadığı için yabancılara sipariş eden ecdadı küçümserler.

 

Öte yandan ne işi vardı Türklerin Konstantiniye’de, Varna’da, Niğbolu’da öyle değil mi?

 

İzmir’de, Selanik’te, Sofya’da, Kosova’da, Gümülcine’de ne işleri vardı?

 

Ne işleri vardı Tel Abyad’ta, Afrin’de, Fırat’ın doğusunda?

 

Avustralya’dan, Hindistan’a, Kıbrıs’tan, Falkland Adalarına dek dünyanın her yerinde işi olan örneğin İngilizler adına bizim dangalaklara şırınga etmek için güzel bir “senaryodur”yazılan öyle değil mi?

 

“Fatih’in” yaşam öyküsünün yanı sıra eş zamanlı iki kitap daha okuyorum bunlardan biri 92 basımlı, 1996’da satın aldığım MichelChion’un“Bir Senaryo Yazmak” isimli çalışması.

 

Bizim memlekette herkes kendini doğuştan “yazar” sanır.

 

Okumaya, hayatlarının her deminde öğrenmeye de asla yanaşmazlar.

 

Hele bir eleştirmeye gör, senden daha kötüsü yoktur onlar için.

 

Oysa o kadar muhteşem bir tarihimiz, o kadar sıra dışı yaşanmışlıklarımız vardır ki bizim, her bir sayfasını senaryo yapıp, tüm dünyaya izletebilirsin yüz yıllarca.

 

En iyi, en çok tutulan ve bir daha da kolay kolay unutulup bırakılmayan senaryolar gerçek olmasalar dahi dini metinlerden oluşur.

 

Tevrat’ta Tanrı’nın önce dünyayı, sonra da ona kandil olup aydınlatsınlar diye Ay’ı ve yıldızları 6 günde yarattığı, 7’nci gün de çekilip dinlendiği anlatılır mesela.

 

Oysa 14 milyar yaşındaki bilinen evrende 4 buçuk milyar yaşındaki dünyadan milyarlarca yıl önce oluşmuş milyar kere milyar yıldız ve gezegen vardır.

 

Bu gün yeryüzünde yaşayan milyarlarca insan İsa’nın, Tanrı’nın çocuğu olduğuna ve o doğmadan önce Meryem’in bakire olduğuna dair yemin edebilir.

 

Ya da Hayber’in fethinde Ali’nin tek başına kalenin kapısını söküp attığını inkar edecek kaç Alevi vardır günümüzde?

 

Kutsal kabul edilen metinler, destanlar, masallar, pehlivan tefrikaları, romanlar, şiirler, filmler, besteler, şu koskoca evrende zerrenin zerresi kadar bile hükmü olmayan insanoğlunun yalnızlığını, mutsuzluğunu, doğa karşısındaki çaresizliğini ve dahi ölüm korkusunu hafifletebilmek için yine insan eliyle ihtiyaca göre senaryolaştırılıp sunulan ağrı kesicilerden başka ne olabilir ki?

 

Bir Netflixyapımı olan ve Yahudilerin, Musa’nın bundan binlerce yıl önce koyduğu senaryoyu kendi insanlarına “din” diye yutturarak uyguladıkları baskıları hissetmek için “Unorthodox” isimli kısa diziyi “izleyin” derim ben.

 

Bundan yıllar önce Hac ziyareti sırasında tamamen Suudi yönetiminin kusuruyla binlerce hacı adayı bir tünelde izdiham sonucu sıkışıp ölmüş, aralarındaki yüzlerce Türk ziyaretçi de aynı akıbete uğrayınca gazeteciler, “Ölenlere ya da yakınlarına tazminat ödeyecek misiniz” diye sormuşlardı?

 

Hani şu “öldü” diye bayraklarımızı yarıya indirdiğimiz herif Kral Faysal Ebu bilmem kim, şu kadarcık kuldan utanıp, Allah’tan korkmadan şunları söylemişti:

 

“Ne tazminatı? Takdir-i ilahi bu! Tazminatı mı olur?..”

 

Sözde ilahi takdire, hayır ve şerrin yalnız Allah’tan geleceğine ve kadere inanan bu yobaz ve iki yüzlü herifler, bugün “höt” korkusundan Kabe’yi kapattılar Kabe’yi!

 

Kaşıkçı’yı kör testerelerle kıtırkıtır kesenler, köle gibi kullandıkları kadınlara çarşafı güya artık serbest bırakacaklarmış.

 

Kurban olun siz, daha dün Haçlı seferleri sırasında İznik’te küçük çocukları kızartıp yiyen Hristiyanların, tarih boyunca kendilerini güçlü hissettikleri her dönem insanlara yapmadık eziyet bırakmayan Yahudi zihniyetinin yanında, bu topraklara özgü biçimde yüzyıllar boyunca senaryolaştırılmışinsancıl, paylaşımcı,Türk İslam sentezine!

 

Arap’ın senaryosunu İngilizlerin yazdığı kıyıcı, ilkel filminin bu dünyanın geleceğinde yeri yok.

 

Tekrar özümüze dönebilirsek eğer, bizden sonraki nesillere yüz akıyla bırakabileceğimizpek kıymetli hazinelerimiz var; geçmişte başka hiçbir toplumda bulunmayan.

 

Yaklaşık yüz yıldır paçalarımızdan çekiştirenler olmasaydı eğer, hiç bu kadar gecikir miydik; ne farkımız vardı Almanya ya da Japonya’dan?

 

Ve şu sıralar dönüşümlü okuduğum üçüncü kitap:

 

“Prof. Dr. Ali Durusoy’un, Mantığa Giriş isimli çalışması.”

 

Yunan felsefesi anlatılmıyor orada; Aristo’dan sonra “dünyanın ikinci büyük öğretmeni” olarak anılan Türk düşünür ve bilim adamı Farabi anlatılıyor.

 

Kindi’nin, Platon’un, Poletinos’un, Batlamyus’un, Porfirios’un anahtarı, ortaçağ karanlığında yok olmak üzere bulunan Batının mucizevi rehberi olan Farabi.

 

Hava titreşimlerinden ibaret olan ses olgusunun ilk mantıklı izahını yapan, titreşimlerin dalga uzunluğuna göre azalıp çoğaldığını deneyler yaparak tespit eden, sadece bu keşfiyle müzik aletlerinin yapımında gerekli olan kuralları bulan Farabi.

 

Bu günkü Özbekistan’ın Afshona Köyü’nde, ta Orta Asya’da doğan ancak, İran coğrafyasında yaşayıp öldüğü için Türk olmadığına dair hakkında dayanaksız iddialar ortaya atılan bir düşünce ve bilim insanıdır şimdi sözünü edeceğim diğer kişi.

 

Batı yaklaşık 600 yıl boyunca onun yaptığı inceleme ve deneylerin ürünü olan kitaplarını “tıp biliminde” değişmez bir kaynak olarak kullanmıştır.

 

Müthiş bir “gerçekçi” senaristtir İbn-iSina da.

 

Aristo felsefesini İslam düşüncesine göre yorumlayarak yaymaya çalışmış, aklı rehber edinmiştir kendisine.

 

Aristo’yu, İbn-i Sina’yı, Farabi’yi bilip okumadan gerçek bir Müslüman olunabilir mi hiç?

 

Bırakın Müslümanlığı, aydınlık beyinli bir insan olunabilir mi?

 

Birleşmiş Milletler 2020 yılını “Farabi Yılı” ilan etti.

 

Bursa Büyükşehir Belediyesi de muhteşem bir iş yaparak “Farabi Makale Yarışması” düzenledi.

 

Başkan Alinur Aktaş’ı bu değerli girişimden ötürü kutluyorum.

 

Çok değil, bu tür girişimlerden üç-beş genç bile yararlanıp yol bulabilse kendilerine, gün gelir onların yaydığı ışık tüm dünyayı aydınlatmaya yeter!

 

Gelecekte yazılacak yeni bir “senaryo”, her şeyi sil baştan değiştirebilmek adına çekilecek tüm çilelere değer.