.

Doğum günüm olan 6 Aralık akşamında hususi bir yemeğe davet edilip de “özel bir yeri tercih edip etmediğim” sorulunca hiç tereddütsüz, Bursa Büyükşehir Belediyesi’nin alt tarafında kurulan Pazar yerindeki “Canlı Balık Lokantası” yanıtını verdim?..

 

Uzun zamandır gidememiştim oraya.

 

Kent merkezinde trafik sorunu vardı ama zaten çilingir sofrasının kurulacağı akşamlarda taksiyle dönülüyordu evlere.

 

İşletmenin kurucusu rahmetli İbrahim abiyi her daim özlüyorduk zaten de…

 

Benim bildiğim, “dünyanın en iyi balık pişiricisi” olan oğlu Bülent Subaşı’nın o muhteşem mezelerini ve bir ipek dantel gibi süsleyip, işlediği masasını özlememek için dünyada hiçbir şeyden keyif almayacak kadar mutsuz olmak gerekirdi.

 

Güzellik ve mutsuzluk…

 

Birbirine uzak bu iki kelime en çok kime yakışır deseydiniz eğer o an, hiç düşünmeden “Suzan Coşkunöz” diye yanıtlardım sizi!

 

Hayatının baharında, sadece 29 yaşında, Coşkunöz Holding’in Yönetim Kurulu Başkanvekili Hüseyin Coşkunöz’ün İngiliz olan ilk eşi Cheryl Humberstone’den doğma kızı Suzan Coşkunöz su gibi güzel bir kızdı.

 

Fakat çok mutsuzdu!

 

Evinde 13 kedi, 3 köpek besleyecek kadar da sevgiye aç, bedbaht bir insandı Suzan.

 

O’nun en büyük şanssızlığı ailesinin varlıklı olmasıydı.

 

Sahip olabileceği her şeyi edinmiş, hayata dair hedefleri kalmamıştı neredeyse.

 

En son, yol kenarında sürünürken gördüğü Terrier cinsi felçli bir köpeği tedavi ettirmiş, onun için ta İngiltere’den yürüme aparatı getirtmişti.

 

2006 yılında yayımladığı “Dünya Mutfağı” isimli kitap raflarda yerini aldıktan bir yıl sonra öleceğini nereden bilebilirdi ki Suzan Coşkunöz o tarihte.

 

Mutsuzluğunu keyif verici maddelerle gidermeye çalışıyordu Suzan.

 

O akşam Arap Şükrü Sokağı’nda çok içti.

 

Gece saat 2’de Bademli’deki evine giderken Fatih Sultan Mehmet Bulvarı’nı, Esentepe’den son sürat geçtikten sonra fren yapmaya bile zaman bulamadı.

 

Orta refüjü sulamakta olan bir tankere arkadan çarpan Suzan’ı aracından çıkaramadan doğruca karakolun önüne çektiler.

 

Güzellik ve mutsuzluk, sonsuzluğa dönüşmüştü artık.

 

Bu kez 2003 yılına dönüyor, Fatih Sultan Mehmet Bulvarı’nın öbür ucundaki köprüye gidiyoruz.

 

Aracımız İzmir istikametinden geliyor.

 

İçinde 2 kadın var; Z. Direksiyonda, S. ise onun yanında, ön koltukta.

 

İlk eşinden boşanıp, kızıyla birlikte yaşamaya başlayan Z. İçin hayat çok zor.

 

O da mutsuz, o da güzel ve o da bedbahtlığının çözümünü her fırsatta şişe diplerinde arıyor.

 

Sonra, “hayat kadınlığına” başlıyor Z.

 

Bedenini satarak para kazanıyor.

 

O alemin her türlü pisliğini görüp yaşıyor.

 

İstanbul’a, özel randevu evlerine gidip geliyor sık sık.

 

Girdiği bataktan çıkamıyor bir türlü!

 

Yanındaki S. de aynı durumda.

 

Sonra bir gün, bir arkadaşına şunları söyleyecektir Z. :

 

“O kadar usandım, o kadar bıktım ki bu hayattan, kızımı düşünmesem arabayla en yakın duvara son sürat çarpıp bitireceğim işimi!..”

 

Bulvar’a çıkan köprünün, İzmir tarafından gelişteki sağ duvarının yanından geçerken hep o bahtsız Z. Gelir aklıma ve O’nun yolda fren izi bırakmadan ani bir kararla direksiyonu kırarak sonsuzluğa uçuşu!

 

Anılar, anıları getiriyor beraberinde.

 

İnsanlar mutsuz.

 

Önümüzdeki masada iki sıra genç irisi, koca popolu kadınlar grubu oturuyor.

 

Ud ve kanunun telleri ses verdikçe ikide bir ayağa kalkarak hep birlikte parçanın nakarat kısmını söylüyorlar:

 

“Ararım, ararım…”

 

Sonra ileriki masadan erkekler yanıtlıyor onları:

 

“Ararım seni her yerde, sorarım, ıssız gecelerde sevgilim nerde?..”

 

Herkes bir şey arıyor.

 

Peki, önceki gün Mudanya’ya yolunda tam 180 kilometre hızla bariyerlere çarpıp, paramparça olan 37 yaşındaki Hüseyin Alper ne arıyordu dersiniz?

 

Dünya “mutsuzluk” üzerine kuruyor ekonomisini.

 

Sigara, içki ve atidepresan ilaç satanlar mutlu insanlar istemiyorlar yeryüzünde.

 

İki kere “tek taş” pazarlayabilmek için ikinci bir eş şart!

 

Haliyle “evlilik” kurumu da gün be gün çökmekte!

 

Cep telefonları ve bilgisayarlar buna zemin hazırlıyor.

 

Şarkılar mutsuz, şiirler mutsuz, diziler, filmler mutsuz.

 

Mutsuz olmalısınız ki, hastalıklar sizi kolayca yakalayabilsin.

 

İlaç sektörü, onca tıbbi malzeme ve cihaz üretenler ve dahi özel hastaneler para kazanabilsin.

 

Terör örgütleri, silah satıcıları korkudan, acıdan, mutsuzluktan beslenir her zaman.

 

Olsun be!

 

Biz acıyı bal eylemişiz!

 

Kapitalizmin acısı, kebabın yanında Antep biberi gibi gelir halkıma alim Allah!

 

“Ne vereceksin bize Bülent” diyorum o küçücük mutfaktan her zaman efsane lezzetler çıkarmayı başaran mekan sahibine?

 

“Uskumru” diyor.

 

Ve hayatımın en lezzetli uskumru balığını yiyorum o akşam.

 

Demek ki yaşamda “en”in her zaman bir “en”i daha varmış!

 

Var olmak çok güzel bir duyguymuş.

 

“Şerefine hayat, her şeye rağmen şerefine!..”

 

Seviyorum ulan seni!