Dikkat buyrulursa; Kıbrıs ile alakalı, geriden beri devam eden bir bakıma 20 Temmuz müdahale kararına ters düşen geçmiş hükümetlerin tutumlarının, müdahaleyi gerçekleştiren iradeyle mukayese edilmesi ihmal edilmiş. 37. Hükümetin husule gelmesine sebep olan hususların başında, bu koalisyonu meydana getiren her iki partinin, klasik Türkiye Cumhuriyeti hükümetlerinden olmadıklarıdır.

Cumhuriyetin tesisinden beri, İslamcıların devlet idaresine katılmama, tecrit metodunu tercihi (Bu hususta bir otoritenin almış olduğu karar olmayıp, Müslüman’ın ferasetinin mahsulüdür, belki ulema ve İslami fikriyat sahiplerinin davranışları ümmete bir emsal teşkil etmiş olabilir.) 1969'da Erbakan ve yedi arkadaşının bağımsız milletvekili adayı olarak seçimlere girmesi, MNP ve MSP’yi tesis eden çalışmalarının getirdiği, İslamcıların ve de İslam’ın konuşulmasının getirdiği özde bulunan fakat özü, közden aleve çevirecek sese muhtaç hidayet bekleyen genç, ihtiyar, çocuk, hatta Hristiyan dindarları dahi bu siyasi harekete omuz vermişler bu zevatı 48 milletvekili, 3 senatör ile Türkiye Cumhuriyeti’nin idaresinin tecelligahı olan TBMM'ye göndermiş olmaları, buna layık görülmüşlerin mukabele-i teşekküresi tabii ki siyasi hayatımıza dini sadece konuşulur hale getirmek değil, dedelerimizin bin yıldır yaşayıp tatbik ettiği, İ'lay-ı Kelimetullah davasını dünyanın her köşesine taşıyan ecdadımızın tecrübe ve o şanlı tarihe yakışan hakk'ı hak bilen, batılı batıl olarak tespit ve ona hayat hakkı tanımayan milli ve manevi dünyasını at başı götürme tatbikine sarılmış olması koalisyon suretiyle hükümet olmayı da mutlaka bir farklı ve milletçe de, Hakk'ça da, makbul tutum göstermek yoluna koyuldukları bir siyasal bilgiler fakültesi araştırma görevlisinin kalemiyle millete izah edilenler arasında yer almalıydı üstelik bunu belirtmeye bizzat hükümetin başı olan Sayın Ecevit'in, Erbakan ve arkadaşlarını aslında pek mükemmel bir meziyet olan "fetih zihniyetiyle" muttasıf olmalarını, menfi bir husus imiş gibi efkar-ı umumiyeye açıklamış olması, bu kalem sahibini de, bu yazısı içinde oynatmaya celbetmeliydi. Hamd olsun umuyorum ki, bizim bu tahlilimiz, bir eksiği tabii bana göre işaret etmek ve tashih şansını bu çalışmada bulmuş oluyoruz. Öte yandan da, yılların İsmet Paşasını, 1972 CHP genel kongresinde askeri doktor yüzbaşılıktan istifaen gelmiş Kayserili Kamil Kırıkoğlu’nun muazzam teşkilatçılığı, kendisinin de hitabet gücünün yardımıyla devirmiş bir Ecevit'in, ülkeye getirdiği ve mucidi merhum İsmet Paşa olan, ortanın solu-hakça düzen gibi sloganların sahibi bir politikanın sahibi devlet partisi CHP ile ortağı MSP varlıklarını, kendi çizgilerinde ancak kesinlikle milletimizin ali menfaatlerinin doğrultusunda, geçmişe göre farklı bir baza oturtmaya ve bu bazı da milletimizin muhabbet ve takdirine mazhar
olacak Kıbrıs meselesindeki enerjik davranışları, selefleri gibi olmamalıydı ve nitekim de olmadı. Fikriyatlarının farklılığını aldıkları kararlar, yaptıkları tatbikatlarla ortaya koydular. Yunus Emre'nin tabiri ile "bazarımı açdım, alan yağma alsun, alınmayan bana kalsun" dediği gibi de, tutum ve davranışlarıyla Kıbrıs üzerinde o güne kadar hiçbir hükümetin gösteremediği son karar muvaffakiyetini sergilediler. Ama bizim nazarımızdaki bu hal Milli Görüş'ün sürükleyici, CHP'nin ise, kendileri milli olsa da, görüşleri milli olmayan yapılarının getirdiği mahzurlar, fetihçi diye suçlamaya kalktıkları; konjonktür tanımıyorlar, diplomasi şartlarını gerektiği gibi uygulamamaktadırlar diye itham ettikleri ortaklarını, statüye uymuş batılı mecluplar gibi o günlerde suçlama aleti olarak, hata yüklem malzemesi addederek kullanırken, yaşları kemale erdiğinde politik hırslarının normal beşer hislerine avdet ettiklerinde, "Ne derler değil, ne dediğimiz önemli" demek lazımdı anlayışına gelenlerine, ne mutlu! Bilhassa Kadıköy’de Kıbrıs Barış Harekatı’nın 32. yıldönümü törenlerinde ve yapılan panelde Zeki Paşa’nın: “Biz Larnaka’yı almıştık" bahsinin geçtiği bölüme bir daha atfu nazar edilirse kıymetli okurlarım söylediklerim, başta Ecevit tarafınca ikrar edilmiş sayılabilir. Sayın Başbakan’ın hocası olduğu söylenen Siyonist/Yahudi Henry Kissinger'in, dönemin ABD Hariciye Bakanı olması ve bu adamın cazibe merkezinden kendini kurtaramaması, 'ateşkes' gibi tekliflere muhatap olmaması için bir hastalık, bir bahaneye sarılıp, ortadan çekilmesi, esrarengiz spekülasyonlara sebep vermek dururken, ortada durmadan konuşmak suretiyle kendini hareketin lideri göstermek çabası ağır başlı bir devlet adamı görüntüsüne kendini atmaması, daha ziyade danışmanlarının savaş tecrübesinden mahrum kimseler olmasından da kaynaklanmış olabilir. Ki, bir siyasal fakülte araştırmacısı, bu vasıflara en azından o fakültede okuyanlara bu formasyonları hatırlatma bakımından bu yazıyı bir fırsat olarak addetmeliydi. Ateşkes hususundaki CHP'lilerin aculluğu (acelecilik) çok ağır faturanın ödenmesine medar olmuştur. Nitekim ateşkes kararına uymak ısrarında muhterem Erbakan'ın dokuz saati aşan münakaşa mukavemeti olmasaydı, o da kendisi gibi batı meclubu olsaydı, derhal kabul etseydi ve 40 bin civarında askerini 318 kilometrekareye sığdırdığımız askerimiz, daha 15 adet civarında tank çıkarabilmiş olmanın kısıtlılığı içindeyken, ateşkes kabul ve tatbik olunsa idi, mukabil bir Rum taarruzu sonunda denize dökülmemiz işten değildi..

Nitekim, ateşkese Genelkurmay evet diyor şeklinde Erbakan'a aktarılan bilgi, millet menfaati namına, Erbakan tarafından: “İnanamam, gidelim soralım” demesi ve ancak merhum Sancar'dan akşama kadar ateşkesi ilan etmeyin biz hedeflenen noktalara varacağız daha sonra da kati hedeflerimiz için 2. bir harekat sözü almadan Genelkurmay’dan çıkmayan Erbakan, daha evvel kabinede, 17 bakanının reyleriyle ateşkesi kabul ettiğine ve bunu açıklamaya Erbakan'dan mezuniyet istediğinde, Milli Görüş sebat ve samimiyeti olmasaydı peki siz bilirsiniz çoğunluk sizde deyip, boyun eğseydi ne olurdu? Bu sorunun cevabı pek kolay verilecek hususattan değildir. Ancak Erbakan, dokuz saat süren mücadelesini Ecevit’in bu sorusu üzerine başlatmıştı. "Biz böyle bir ateşkes kabulüne cevaz veremeyiz" beyanı da, dokuz saatlik mücadelenin girizgahı oluyordu. Dokuz saatin sonunda Ecevit, Sayın Erbakan’a şu sorusuyla şişirilmiş bir balondan başka bir şey olmadığını ortaya koymuş oluyordu: "Sayın Erbakan; ateşkesi Sayın Kissinger'in ilan etmesine bırakırsak daha şık olur mu?" demesidir. Tabii bu cehalete verilen cevap, kocaman bir hayır manasına gelen sözdür ama hangi kelime kullanıldı bilemiyorum!

Fakat sorulan ben olsaydım. En kolay sözümün: "Yok devenin başı" olabileceğini düşünüyorum. İyi ki vardınız muhterem merhum Erbakan Hocamız. Nur içinde yatınız. Fiemanillah.