Geçenlerde bir kardeşimiz, “İktidar partisi mebusu bir hanımefendinin, AK Parti gelene kadar, Türkiye'de 'kadının  ismi bulunmadığı” gibisinden bir lafını kalemine almıştı. 

Oysa adı vardı. Fakat, olmayabiliyordu da. Kısacası, hem vardı hem de yoktu. Kadının, hem  fiziken, hem de cinsen varlığıyla yokluğu iki temel dayanağa bağlıydı. Aslında kadın, emek gücü olarak bizatihi kendisi olup, fiziki, gücüyle var sayılıyordu. Varlığı ile yokluğu bu gücün üzerinden yapılıyordu..

Dünden bugüne herhangi bir değişimin görüldüğü de yok. Dün de böyle idi, geleceğin iktidarı kim olursa olsun, kadın adının varlığı yokluğu, aynen devam edecek.

Emek yoğun üretim alanlarında çoğunlukla işverenler, evlenmemiş genç kız emeğini tercih eder. Bu işçiler, bir iki yıl çalışıp bir çeyizlik biriktirdikten sonra evlenmek üzere ayrıldıklarında, ihbar ve kıdem tazminatları patronlarının cebine kalır.

Niye bu yağlı kekliklerin eti haram denilsin?

Siz, istediğiniz kadar kadın adının dillerde dolaşıp durduğunu örneklerini de vererek söyleyebilirsiniz.

 “Örtüsüz kadının perdesiz eve” benzetilmesi, “Sokakta gülmesiyle düğünde oynamamasının lazım geldiği” gibisinden taban vecizeleri, elbet kadın adının varlığını işaret eder. Bunlara bakarsanız,  Bursa’da da kocasının nezdinde karısı olan kadına “kaşık düşmanı” denilir…

Bu tarz söylentiler, benzetmeler birer kültür unsurlarıdır.

Kadın adının yokluğu da bir realitedir. Hem de ne çirkin ve acı. Rejisörü tarafından icra edilen bir eser olarak, sahne  oyunu olurken, Panayır Köyünde inşa edilen Balkanların en lüks umumhanesi de, oyun olarak, kadın adının fiziken varlığını sergileyen bir başka sahne oyunudur.

Bir zamanlar kitap dünyasında kadının adıyla ilgili iki kitap neşredilmişti. Biri ekonomiye bindirilmiş politik, diğeri de, liberal düşünce temelinde sivil hayat hikayesi. Üçüncüsü vitrinlerde yer almasa da, etkileriyle nice canlar yaktı, nice umutları söndürmüştü.

 “Baş örtüsü yasağı” idi o, üçüncü kitabın adı.

xxxx

Farklı alanlardaki dünya hegemonları birbirleriyle koordineli çalışırlar. Türkiye’de de böyledir. İktisadi kulvarın önde gidenleri, en basitinden mesela kadın adına, can pahasına tutkundurlar. Öylesinedir ki bu tutkunluk, bugün ölseler, yarın dirildiklerinde yine kadın adına çalışacakları, kuşkusuz kesindir, kesin.

Saçlarının parlaklığı için canını vermekten kaçınmayan kadın da, bunların velinimeti. Hangi kanalı açsanız  kadın saçı losyonu her  on dakikada bir seyircilerin beyinlerine işlenmiyor mu?

Makyaj yapan kadının hiç görülmüş müdür, “kaportasını bozuk bıraksın?”

Kadının adı, cümle alemden evvel moda tanrıları için var edilmiştir.

Türk kadınını, saçı için kazıklayanlar, bari Türk olsalar eyvallah, hepsi de elin gavur şampuancıları!

xxx

 “Kadının adı var mıydı  yok muydu” diyerek, aramaya kalkışmak çocuk işi. Bal gibi vardı, çünkü fiziken kadının kendisi vardı ve yaşıyordu. Adına ne gerek. Mektebe gider, bankada çay kahve hazırlar, salça sanayinde domates yıkar, serbest muhasebecilik yapar ve dava vekilliğini bile yıllarca üstlenmiştir  kadınlar ve Atatürk’ten almışlardır izinlerini. Ve hiç kimse de bunlara kaşının üzerindeki gözünden ötürü laf etmez, edemezdi. Halen de edemiyor ve etmiyor ya. Sonra niçin etsin a canım, Edildiğinin iddiasında bulunanlar cumhuriyet istismarcısıdır. Din istismarcısı için nasıl “VAR” deniliyorsa, Cumhuriyet istismarcısı da, aynı biçimde “VAR” olur.

Bugüne dek, bunların namazına örtüsüne ve orucuna kimse karışmadı ve karışılamazdı da. Zira, ibadet hürriyetinin garantörü Atatürk’ün bizatini kendisi idi. Yani, Cumhuriyet anayasası.

Aha sizlere Atatürk’ün kızından bu garantörlüğün belgesi. Atatürk’ün kızı dedikse, pilot, olanı değil haaa, Profösör olanı, Afet inan hanımefendi. Söylev ve Demeçler’de de yer almaktadır, bu garanti fişi.

 “Eğer kadınlarımız Şer’in tavsiye, dinin emrettiği bir KIYAFETLE; faziletin icabı tavr-u hareketle içimizde bulunur, milletin ilim, sanat, ictimaiyat hareketlerine iştirak ederse bu hali, emin olunuz milletin en mutaassıbı dahi takdirden men’i nefs edemez.”                            

Dininin emrettiği kıyafetle kamu alanında  okumaya, çalışmaya ve hatta ve hatta derdine deva arama kaygısıyla hastaneye gidişlerine  mani olunanlardır, adları yok sayılanlar.

Kadın adının yokluğundan bahseden mebus hanımın da, yalanı yanlışı yoktur, bu da biline.

Tabii yalnız bunlar değil adları yok edilenler. Bursalının hatırlaması gerekir, Misi Köyü civarlarında olacaktı. Bir tekstil atölyesi, gece vardiyasında beş kadın işçi, bunların üçü de genç kız evliliğe hazırlanırlar. Atölyenin kapıları da dışarıdan kilitlenmiş.

Fabrika müsveddesi atölye, gece yarısı tutuşuyor, içerideki çalışan isimsizler de kaçamadıklarından kavruluyor.

Bunların adlarını bilip hatırlayabilen var mı?

Adları yoktu ki, hatırlayanı olsun… Var mıydı? 

Hem sonra kadın emeğine akşamdan sabaha gece vardiyasına kanunen izin var mıydı?

Boş verildi gitti. Hem sonra kadının adı yok iken, kendisi nasıl oluversindi?

xxxxx

Siz, bu tarz yok sayılanları  atlar da, fitne kızıştırıcılarının, “annen de olsa diz kapağının üstü insanı tahrik eder” kusmuğunu görüp işittiğinizde, elbet essah sanır, İslamdan deizme zorlandığınızın farkına bile varamazsınız.