Şöyle bir eskiye bakıyorum da, her şey ne kadar önemli ve kaliteliydi diyorum. Teknoloji ve zaman ne çok şey götürdü bizlerden öyle değil mi? Televizyonda bir şey izlerken "Reklamlar" yazardı kocaman mesela o bile bana nostalji geliyor şu an. Her şey o kadar ilerlemiş ki, şimdilerle alakası yok o çağın.

Evin büyük çocuğu bendim. Hani hayatın en sızılı kısımlarını büyük çocukların atlattığını düşündüğü çocuklardandım. Biraz aksi, biraz kavgacı, biraz sakin, biraz afacan, biraz da sevecenlikle dolu bir çocukluğum geçti.
Mahallemizde yaşıtım bir sürü arkadaşım vardı. Hepsiyle bir çok oyun oynardık.
Hiç unutmuyorum sabah 08:00 ‘de annem teletabisler başlayınca uyandırıyordu. Yüzümü yıkamadan oturamazdım TV karşısına. O yüzden hemen yüzümü yıkar geçerdim TV karşısına.
Annem mutfakta kahvaltı hazırlar, mis gibi kokardı her yer. İşte o anı beklemek ve teletabis keyfi…
Ne bileyim iliklerime kadar hissediyor ve özlüyorum o günleri.
Annem haftada 1 ya da 2 kez Sütçü Saime abladan süt alırdı.
Sütçü Saime Abla ne güzel insandı, hayvan bakarak geçimini sağlıyor, aynı zamanda da çocuklarını okutuyordu.

Tık tık tık!
“Saime abla, benim Ayşe”
“He Ayşem sen misin kaç kilo vereyim”

Saime abla akıllı kadındı. Akıllı, çalışkan ve birçok insanın sevdiği kişiydi. Annemi de çok severdi.
Annem sütü alır hemen kaynatır bize içirirdi. Allah günah yazmasın ben zorla içerdim o zamanlar süt. Bazen çiçeklere döktüğüm bile olmuştur annemden gizli.
Sonra sonra alıştım süt içmeye Saime abla sayesinde. Artık annem elime 3 kiloluk kovalardan verir süt almaya gönderirdi.
Şimdi ortalıkta ne Sütçü Saime abla var ne de mahalle o eski mahalle değil.
Geçenlerde burnuma o mis gibi süt kokusu ve Saime ablanın sevecenliliği geldi aklıma.
Ciğerlerden de bir yanık kokusu… (Güldüm)
Öyle çok özlüyor insan. Hiçbir şey eskisi gibi değil…
Mesela yakalambaç oynardık, genelde en önce ben yakalanırdım. Hep de küserdim yakalanınca. Arkadaşlarımda bana
“Elif sana avans, hadi sen başla koş uzaklaş.” İnanın avans vermenin ne demek olduğunu bilmiyordum o zamanlar ilk ben koştuğum için çok mutluydum sadece.
Artık ilk yakalanan ben olmamak için gidip eve saklanmıştım. Ha ha!
Saflığa bakar mısınız ?
“Portakalı soydum, başucuma koydum. Dum dum dum duma duma dum…!”
İşte… Hatırlayanlar gülümsedi bile.
Ah ulan! diyorum şimdi. İçimde yaşattığım o masum çocuğun büyümüş olabileceğini hiçbir zaman düşünmedim. Ders saati boyunca çöp kutusu başında kalem açışımız en unutulmaz günlerimizin arasındaydı. Şimdiki çocukların adını bile bilmediği bizim ise cilli, dokuz taş, yakar top, kuki adını verdiğimiz rengarenk oyunlar hepimizin vazgeçilmez oyunlarıydı. Yeni nesilde telefon biliyor, tabletle uyuyor, dizüstü PC biliyor.
Ne acı öyle değil mi? Bence öyle.
Hepimiz özlüyoruzdur o masum günleri. Menfaat gözetmeden düşünmeyi... Kötülük namına hiçbir şey bilmeyecek kadar cahil olduğumuz günleri özledim. Büyümek isteyecek kadar saf olduğum günleri...

Bu Elif Kuş Beşik'in küçükken polislerimize yaptıklarını bileniniz var mı?
Yoldan geçen polisleri durdurup üzerinizde ki forma kaç para demişliğim, yoldan geçen polis aracını yine durdurup polis olmak için ne yapmam lazım diye sorardım.
Ama o zamanlar deliler gibi polis olmak istiyordum. Büyüyene kadar da devam etti açıkçası. Etti etmesine ama, hep hevesimi kırdılar boyum kısa diye…
Çocukken hep dizilere özenir oyuncu olacağım ben, tiyatro da görev alacağım derdim.
Nitekim öyle de oldu, 3 yıl tiyatroda görev aldım. Öğretmenlerimin beni keşfettikten sonra hiç bırakmak istemediler. Çeşitli sebeplerden ötürü ondan da vazgeçmek zorunda kaldım.
Gel zaman git zaman yıllar geçti, şimdiler de bu meslekteyim. Çok şükür işimi de severek yapıyorum isteyerek yapıyorum ancak; o geçmiş günleri çok özlüyorum.
Cemal Süreyya’yı anmadan geçemeyeceğim;

“Çocuk olsam yeniden,
Bir tek düştüğüm için acısa içim
Ve kalbim çok koştuğum için çarpsa sadece”
Hepimizin içindeki o yaramaz, inatçı belki de masum çocuğu yaşatıyor bu dizeler.
“Zamanı ve o saflığı geri alabilir miyiz?...
Söz veriyorum bu sefer eve saklanmayacağım…”