Biz araştırmacı yazarların; aklına düşen hususlarda kim nerede vardı?
Nerede yoktu? sorusu hep zihnimizde kendine yer bulmuştur. Bu gençlerde de galiba böyle ki, büyük torunum Burak, bir radyo programım esnasında, merhum Münir Nureddin Selçuk’un biyografisini verirken, İstiklâl harbi sırasında Macaristan’a gidip tarım üzerine eğitim aldığını ifade edince programa canlı yayına telefon etti ve Dede niye oraya gidiyor savaşa katılmıyor? diye sormaz mı? Soner Bey de, 13
yaşında bir çocuk mantığıyla baktığı Mehmed Sabri Bey hakkında şunları yazarak, İstiklâl Harbinde yer almış mı? diye sorgulamaya geçiyor şöyle ki:

“Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde 1919’da Anadolu’da başlatılan, 1923 (aslında 1922 M.H.) yılında zaferle sonuçlanan Ulusal kurtuluş savaşına Mehmed Sabri Efendinin katılıp katılmadığı konusunda elimizde bilgi yok. Ancak Cumhuriyet son- rası Ağır Ceza Reisliği görevini devam ettiren bir hâkimin, emperyalistlere karşı yapılan mücadelede yer almadığı düşünülemez. Ağır Ceza reisi Mehmed Sabri Efendi, Cumhuriyet Türkiye’sinin hâkimiydi. (Niye yargıç dememiş! M.H) Bu nedenle hilafet ve saltanat isteyen şeriatçılara karşı uygulanan Takrir-i Sükûn kanununu tatbik eden ilk hâkimlerdendi. Şapka reformunu istemeyenlere karşı Kırşehir, Kayseri,
Sivas, Tokat, Amasya, Trabzon, Gümüşhane, Erzurum, Rize ve Giresun’da gezgin olarak kurulan İstiklâl Mahkemeleri üyelerine, Kayseri ve Trabzon da görev yapan Mehmed Sabri Efendinin yardım etmediği düşünülemez.” hatırlatmalarını yapan Soner Bey, bu satırlarla bir zihniyetin karşısına Hocamızı ve pederini oturtup, böyleyse ahaliye yaramazsın, şöyleyse millete yaramazsın kaosunu satırlara
dökmeye teşebbüs etmiş midir? diye düşünmekten insan kendini alamıyor
ve bunun nedenini de, yazarın şahsi bir alışverişi olmaması gereken Mehmed Sabri Efendiyi, Erbakan’ı kendince anlatmaya çalıştığı kitabında, niye yukarıdaki satırlarla tahlile başvuruyor dersek, Milli Görüş liderine olan bakış zaviyesinden dolayı olduğuna hükmetmekten başka çare bulamıyorsunuz!
Nitekim; bir ara, hah hatırladım, sayın Ahmet Kenan Evren Paşa 30 Ağustos 1980’de Ankara’ da bayram töreninde göremediği Erbakan’a, “İstiklâl Harbinin içinde misin? Dışında mısın?” sorusunu yönelttiğinde, bir Kur’an öğreticisinin Trabzon’da vuku bulan vefatı üzerine onun cenazesine gitmiş bulunan muhterem Erbakan, oradan devrin Genel Kurmay Başkanına cevabı: “Ne içinde, ne dışında tam ortasındayım”
demek suretiyle cevap göndermişti.

Sayın yazar; Evren’e verilmiş bu cevaptan kendine de, Mehmed Sabri Efendi hakkında duyduğu tereddütten de, hissesini almış olsun dileriz.
Yazar Soner Bey kinâye yoluyla Mehmed Sabri Efendinin şahsında, Erbakan’ın çocukluğunu anlatmaya çalışırken, merhumun nâmına getireceği menfi yaklaşımlarla tabii ki milli görüş liderini şahsi anlayışı içinde gözden düşürmeye mi gayret ediştir.. Şimdi aşağıya adı geçen eserin 11. sayfasında yer alan şu ifadeyi sayfamıza alalım ve tavuklu pilava geçmeden yazarın emellerinin teşrihine çalışalım.

Cumhuriyetin ilk yıllarında, Arap harflerinin kaldırılması, ezanın Türkçe okunması, tekke, türbe ve zaviyelerin kapatılması gibi radikal birçok devrimin kabul görmesi için, gerektiğinde, yasaları uygulayanlardan biri de Ağır Ceza Reisi Mehmed Sabri Efendiydi. O yıllarda Cumhuriyetin kurumsallaşması için din, siyasi yaşamdan,
eğitim kurumlarından uzak tutulmuştu. Küçük Necmettin çocukluğunu böyle bir dönemde yaşadı. Kayseri Cumhuriyet okulunda eğitime başladı. Öğrenimi üç ay sürdü. Babasının tâyini Trabzon’a çıkınca okulunu bu şehirde, Gazi Paşa ilkokulunda tamamladı. Mehmed Sabri Bey emekli olunca, İstanbul’a yerleştiler. 1937 yılında İstanbul Erkek Lisesi’nde orta tahsiline başladı. Orta ve lise de bütün sınıflarını iftiharla geçen Erbakan, İstanbul Erkek Lisesini 1943 yılında bitirdi.> diyen
Soner Bey şöyle devam ediyor:
Öğrenim Birliği Yasası ile öğrenim kurumlarının tümü Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlandı. Öğretim Birliği Yasası’ndan amaç; Türkiye’nin gelecek nesillerine çağdaş ve laik bir öğretim vermekti. Necmettin Erbakan ilk, orta, lise ve üniversite öğrenimini laik çağdaş koşullarda yaptı. Necmettin Erbakan her ne kadar çocukluğunda Kur’an
kursuna gittiğini söylese de bu doğru değildir. (yalan söylüyor demektir bu beyanın mefhumu muhalifi. M.H) Türkiye’de o yıllar da Kur’an kursları yoktu. Öyle ki, 1927 yılın da ilkokullarda konan haftada bir saat din dersleri uygulaması bile 1930 yılında
kaldırıldı.> di yen yazara, hemen buradan cevap vermemiz gereken husus, müslümanın yalan söylemeyeceğidir. Esselâtü Vesselâm Efendimize sormuşlar: müslüman yalan söyler mi diye Efendimizin (s.a.v) cevabı söylemez olmuş. Bir ara Erbakan Hoca’yı siyasetten almak isteyenler bir iki kişiyi Hocaya gönderip, siyaseti bırakmasını istediklerinde ve saydıkları sebepler içinde yalan söylüyorsunuz sözü
de geçince Hoca, ‘’bu sözü şiddetle reddederim, müslüman yalan söylemez’’  demek suretiyle ifadeyi beyan edenin haddini bildirmiş, hakikaten müslüman yalan söylememeli, söyleyeceği yerler dinde tesbitlidir, olsa olsa bâzı mübalağalar, kimilerinin indinde, yalan olarak kabul edilirse, bundan dolayı mübalağayı yapan yalanla itham olunamaz. Olsa olsa, yalanla itham edene suizanla bakmanın uhrevi sıkıntısı erişebilir. ‘’Kur’an kursuna gittim’’ demesi neden yalan olsun? Meselâ
yazarın bahsettiği Trabzon’da , ‘’Of Medreseleri hiçbir dönemde kapanmamıştır’’ dendiği de ileri sürülmüştür.. Kâğıt üzerinde kapalı olan nice islâmi müessese açık olmasaydı, bu imânlı kıymetler nerede yetişecekti? Süleyman Hilmi Efendi (Tunahan) Hz.nin gayretleri olmasaydı ülkede hafız kalır mıydı? Hasan Akkuş merhum, Nur-u Osmaniye Câmii’nde senede üç kişiden fazlaya ders vermekten men edilmişken, bir talebenin ısrarı üzerine 4.ye de ders vermiş, bu tespit edildiğinde,
iki ay Sultan Ahmed hapishanesinde yatmış bu seferde orayı Medrese-i Yusûfiye’ye çevirmiştir. Nakşi Şeyhi Ankaravi Küçük Hüseyin Efendinin; 1932’ deki vefatı üzerine posta geçen Urfalı Aziz Mahmud Efendi, Anadoluhisar’ın yol kenarındaki meşhur kır yerinde, yüzlerce müridiyle zikir yapıp hatm-i hacegân eder iken, bir kaç polisin karşıdan geldiğini gören müritlerinden biri korkarak yanındakine ‘’eyvah polisler’’ dediğinde, kendine verilen cevap onu çok şaşırtmıştır. “Efendinin hemen solundaki
Polis Müdürü Sadeddin Bey’dir. merak etme’’ olunca, müride güven gelmiştir. Kur’an öğretiminin engellenmesi kağıt üzerinde gerçekleşirken, böyle olması günümüzde de öğrenme talebini ziyadeleştirmektedir. Fiemanillah.