Yeni Marmara gazetesi okurlarımın bugünde geçen hafta ilan ettiğim, yukarıda yer alan başlıkla huzurlarınızdayım.

Milli Görüş Zaviyesinden 1974 Kıbrıs Barış Harekatı adlı kitabımın 274. 275. 276. sahifesinde yer alan bölümde şöyle demişiz: Bu iki örnek karşılaştırıldığında, her iki ülkedeki iktidarların tavırlarının
benzeştiğini, liberalizm çerçevesinde vadedilen hak ve özgürlüklerin gerek teoride, gerekse yasalarda güvence altına alındığını görüyoruz.
Olayların yaşandığı dönemde iş başında olan iki hükümet de konuyu sansürle çözmeyi denemiyorlar, ancak açığa çıkmasını engellemek için iktidarın “bilgiyi kendine saklama” ayrıcalığını kullanıyorlar.


Karşılaştırılan iki olayın iktidara ilişkin verileri benzer olmakla
birlikte, sonuçlarının hiçbir benzerlik taşımadığını görüyoruz.

İngiltere’deki olayda Devlet Sırları Yasası uygulanmasına rağmen, “gizlilik kuralı” Belgrano’nun tartışılmasını engelleyemiyor; oysa Türkiye’de görünürde hiçbir yasal engel olmamasına rağmen “gizlilik”, -hem de hiç zorlanılmadan- tam anlamıyla sağlanıyor.

Bu da bizi, bu türden ‘hassas konular’ın işlenmesinde yasal
düzenlemelerin ötesinde bazı engeller olduğu teşhisine götürüyor.

Bu engelleri üçe ayırmak mümkün:
İlk engel: Devletin dolaylı sansürü...
Bunun çok çeşitli yolları var. Resmî bir yasaklama olmadığı halde habere ulaşmak isteyenlerin önüne engeller konulması, bilginin gizlenmesi ya da, ‘sır’ ilân edilmesi kadar, haber peşinde koşanlara aba altından sopa gösterilmesi de, ‘dolaylı sansür’ kabul ediliyor.

İkinci engel: Gazetecinin oto-kontrolü... Yukarıda örneklenen olay da açıkça gösteriyor ki, Türkiye basınında “devlet güvenliğini, halka haber verme kaygısından önce düşünen, kraldan fazla kralcı” gazeteciler çoğunluğu ellerinde tutuyorlar. Bu gazetecilerin kafalarındaki tabular, iktidarın doğrudan bir müdahalesini gerektirmeyecek kadar ağır basıyor ve “sorunu, kaynağında hallediyor.” Dolayısıyla halkın haber alma hakkını bizzat gazetecilerin uysallığı ve iktidara sadakati engelliyor.
Ve üçüncü engel: Kamuoyunun önyargıları...
Bu, diğer ikisine göre çok daha etkili ve kalıcı bir engel...
Dolayısıyla baş etmesi de, daha zor.
Haberin alıcısı durumunda olan okuyucular, izleyiciler çıkarlarına, önyargılarına, peşin fikirlerine, yerleşik görüşlerine uymayan mesajları almayı reddediyorlar.
Bu reddediş, “görüşünü beğenmediği gazeteleri almama, fikirlerine katılmadığı yorumcuları izlememeyle başlıyor, okuduğu gazete içinde işine gelmeyen konuları görmezden gelmeye kadar uzanıyor.
Okur, adeta bir indeks tarar gibi başlıkları inceliyor ve göz
alışkanlığı ile sadece kendi pozisyonu ve yargılarıyla uyum içinde olan, haberleri okuyor.

Örneğin devlette yolsuzluğun alıp yürüdüğüne inanıyorsa bu türden haberlere ilgi gösteriyor, ancak örneğimizde olduğu gibi Türk Silahlı Kuvvetleri’nin asla hata yapmayacağına güveni varsa, “güvendiği dağlara kar yağdırabilecek” türden haberleri tam bir duyarsızlıkla karşılıyor.
Çatışma yaratan durumlardan kaçınma olarak da adlandırılabilecek bu ilgisizlik “Üzülüyorum” “İçim kaldırmıyor”, “Moralim bozuluyor” türünden değişik ifadelerle rasyonalize edilebiliyor.
Son dönemde bu yaklaşımın belirgin bir örneğini Susurluk olayında da yaşıyoruz. Devletin diğer kurumlarının çete bağlantılarını ilgiyle takip eden kamuoyu, iş ordunun bağlantılarına gelince ilgisini kesiyor. Kamuoyu yoklamalarında “en güvenilen kurumlar” listesinin başına oturttuğu bu kuruma zarar verebilecek, imâları bile reddediyor. Kamu, mesajı almayı reddedincede iletişim çöküyor.
Bu tavır da başlı başına gerçeklerin açığa çıkmasını ve iletişim
hakkını engelleyen bir sansüre dönüşüyor. Fiemanillah.