Bu dünyada yaşayıp ölen en değerli “bilim” adamlarından biriydi Profesör İlhan Arsel.

“Dinlere” dair görüş ve eleştirileri nedeniyle ülkemizi yönetenler tarafından “tü kaka” ilan edilmiş, hayatı tehlikede olduğu için de ömrünü yurt dışında geçirmek zorunda kalmıştı.

 

Kentimiz için başta Uludağ Üniversitesi olmak üzere “sözde” akademik düzeyde eğitim verilen kurumlarımızda neden bilim üretilmediği, dünya sıralamasında niye sürekli nal topladığımız konuşulur hep?

 

İlhan Arsel bunun en önemli sebeplerinden birinin “profesörler” olduğunu “Biz Profesörler” isimli kitabında bundan yıllarca önce tüm çarpıcılığıyla açıklamıştır.

 

Bakalım mı bu gün beraber bu profesörlerin çoğunun “Kaportacı Kadir Bekar’dan” öğrenebilecekleri ne kadar çok ders olduğu konusuna?

 

1977 yılında üniversiteden istifa ederken şöyle der İlhan Arsel:

 

“Biz öğretim üyeleri, içimizde hiç kuşkusuz pek iyilerimiz bulunmakla beraber, pek çoğumuz yetersiz ve bilgisiz kimseleriz.

Dar görüşlülüğümüz ve tutuculuğumuz her türlü tanımlamanın dışında kalır.

Çağdaş anlamda üniversite öğrencisi yetiştirecek olgunluktan çok uzağız; yetiştirdiğimiz insanların ne kez düşük bilgiler ve zihniyetle bu toplumun başına bela olduğunu her gün görmekteyiz...

 

Ülkemizi her gün biraz daha uçuruma yaklaştıranlar da bu bizim yetiştirdiklerimizdir.

Şu muhakkak ki bizlerin, kendi kendimize çeki düzen vermemiz, kendimizi geniş görüşlülükler ve gerçek bilgilerle donatmamız...

 

Ve asıl önemlisi medeni cesarete sahip, sağlam karakterli kişiler olarak topluma ve yeni kuşaklara ideal örneği olmamız, emsal sağlamamız...

 

Ve kısacası haysiyetli aydınlara yaraşanı yapmamız, aklımızı başımıza toplamamız koşuldur.

 

Bundan dolayıdır ki bizler, en insafsız, en sert ve hatta en abartmalı biçimlerde yerilmeli, başkalarına çuvaldızı batırmadan önce iğnenin kendimize batırılmasını beklemeli ve bizi yerenleri baş tacı etmeliyiz.

Bu yermeleri, bu iğnelenmeleri göze aldığımız ve buna müstahak bulunduğumuzu kabul ettiğimiz an, olumlu yönelişe ilk adımı atmış sayılırız...

 

Biz profesörler, aldatıcı dış görünüşümüze karşın, iç alemimizde bilgisizliklerle, yetersizliklerle, bencilliklerle, haset ve çıkarcılıklar ve küçük hesaplarla, vasat insan kertesini aşamamış kimselerizdir.

Asistanlarımızı, fakülteye veya ülkeye yararlı olmaları için ya da üstün yeteneklere ve karakterlere sahiptirler diye seçmeyiz.

Kendi kişisel ihtiyaç ve angaryalarımıza yatkınlık esasına göre seçer, bizi gölgede bırakmasınlar diye genellikle düşük zekâ ve bilgi düzeyindekilerin ön plana çıkması için elimizden geleni yaparız...

 

Biz profesörler, hiç bir eğitim almamış insanlarda dahi görülmeyecek  ahlaksızlıkları yapan kimselerizdir...

 

Biz profesörler, birkaç saat fazla ders almak için aramızda ihtilaflar ve kavgalarla yıllarını aynı koridorda geçiren değersiz insanlarızdır....

 

Biz profesörler, sadece daha fazla ek ders ücreti almak için  uyduruk dersler türeterek seçmeli derslerin sayısını artıran ahlaksız kimselerizdir...

 

Biz profesörler, sadece "bir tek kişi başvursun da doktora programı açılsın ve ek ders ücretinden mahrum kalmayalım..." düşüncesi ile hareket edecek kadar basit kimselerizdir...

 

Biz profesörler, liyakati zerre kadar önemsemeden kayırma-kollama ile yüksek lisans ve doktora eğitimini tahrip eden kimselerizdir...

 

Biz profesörler, bırakın bir doktora öğrencisini, bir yüksek lisans talebesinin bile yaptığı seminer çalışmasına utanmadan adımızı "ortak yazar" olarak ekleyecek kadar değersiz kimselerizdir...

 

Biz profesörler, bir araştırma görevlisinin en verimli yıllarını tüketen ve ondan sadece kişisel hürmet ve hizmet ve aynı zamanda itaat ve sadakat beklentisi içinde olan değersiz kimselerizdir...

 

Biz profesörler, aynı üniversitede asistan olup ve yine aynı üniversitede emekli oluncaya kadar yarım asrı tembellik, rekabet ve atalet içerisinde geçiren kimselerizdir...

 

Biz profesörler, "sittinsene profesörlük" sisteminde yan-gelip yatan kimselerizdir...

 

Biz profesörler, ek ders ücreti almak için üzerine çok sayıda ders alan ve bu derslerini hakkıyla ve layıkıyla yapmayan ahlaksız insanlarızdır...

Yetmedi, yaz okulunda da üzerinde ders alan ama derslerini asistanlarına yaptıran kimselerizdir...

 

Biz profesörler, ciddi bir araştırma yapmak yerine yazılmış pek çok ders kitabına bir ilave yapmayı tercih eden, kes-kopyala-yapıştır kolaycılığı ile asistanlarına ders kitabı yazdıran çok ahlaksız kimselerizdir...

Yetmedi, daha önce öğrencimiz olmuş olan ve halen başka üniversitelerde görev yapan yardımcı doçent ve doçentlere yazdırdığımız ders kitabını okutması için inanılmaz çabalar gösteren değersiz kimselerizdir...

 

Biz profesörler, birbirlerinin başarısını kıskanan, hasetlik içinde kıvranan, gücü ve imkanı var ise başarılı insanlara engel olan, köstek olan kimselerizdir...

 

Biz profesörler, İngilizce bilmeden uyduruk bir uluslararası konferansa başvuracak kadar "cahil cesareti" ile davranabilen kimselerizdir...

 

Biz profesörler, bir yabancı dil bilgisi olmadan sözümona yabancı dil bilgisi olan bir asistana kaynak olma utanmazlığını içimize sindirerek yabancı memlekette yapılan bir konferansa bildiri sunmaya gidebilecek kadar ahlaksız kimselerizdir....

 

Biz profesörler, eğer bir dekan seçilecekse hiç bir zaman liyakata oy vermeyecek kimselerizdir!...

Rahatımızı bozmayacak, bize müşkül çıkarmayacak kimse onu seçmeyi terih ederiz!...

 

Biz profesörler, eğer bir rektör seçilecekse hiç bir zaman liyakata oy vermeyecek kimselerizdir!...

Rahatımızı bozmayacak, bize müşkül çıkarmayacak kimse onu seçmeyi tercih ederiz!..”

 

Şimdi gelelim ismi gibi ulu zirvelerin en tepesinde olması beklenen ancak, “bilimsel üretim” anlamında Silifke’deki Cennet-Cehennem obruğuna dönüşmüş haldeki Uludağ Üniversitesi’nin içler acısı haline:

 

Onbinlerce insanın girip çıktığı eğitim kurumunun başındaki yeni isim Profesör Ahmet Saim Kılavuz.

 

Saim Kılavuz bir imam, bildiğiniz imam.

 

Nitekim, meslek hayatına Bornova Müftülüğünde murakıp olarak başlıyor ve üniversite diploması aldıktan sonra da İzmir İmam Hatip Lisesi’nde öğretmen olarak çalışıyor.

 

Daha sonra adı “İlahiyat Fakültesi” olarak değiştirilecek Bursa Yüksek İslam Enstitüsü’ne “asistan” olarak giriyor.

 

“İman ve Küfür Arasındaki Sınır” adlı teziyle “doktor” unvanını alıyor Kılavuz.

 

Sonra sırasıyla doçentlik, profesörlük filan, prosedür gereği geliyor...

 

Ardından aynı fakültede çeşitli yöneticilikler…

 

Dine dair bulduğu, bulabildiği yeni bir şey de yok ha!

 

Yüzlerce yıldır bilinen ve tekrar edilenleri evirip çevirip sözde “eser” haline getiriyor Ahmet Saim Kılavuz aynen diğer meslektaşları gibi.

 

Eserlerinden biri de 1984 yılında kaleme aldığı “İslam İnancında Cin” isimli kitabı.

 

Ahmet Saim Kılavuz bu mübarek çalışmasıyla belki “Nobel Ödülü”  filan alamadı ama “Cinler aleminde” tam 23 baskı yaparak en çok okunan kitaplar listesine girmeyi başardı!

 

Öyle demeyin, açık havada bir ağaç dibine işerken besmele çekmeden çövdürüp işe başlamayın; valla çarpar marpar karışmam sonra!

Hem “cin çarpması” diye bir kavram var literatürde.

Çiftlik Bank’ın kurucusu dombalak oğlanın çarpmasına da benzemez bu, yamulur gidersiniz Skoda kamyonet gibi.

Esasında, İbn Kayyım, Taftazani, el-Bikai, el-İskenderi gibi muteber kabul edilen kimi İslam alimlerine göre cin çarpması bir vaka olarak gerçektir.

(Bundan 40 sene önce fiber optik kabloyu keşfeden Amerikalı bilim adamlarının yeryüzünde hala bir adet cin bulamamış olmaları, onların büyük ayıbıdır.)

Gerçi ben okumadım ama Kılavuz bunları da anlatmıştır mutlaka kitabında!

 

Hatta öyle ki, İbn Kayyım, cinlerin insanlara musallat olduğunu belirttikten sonra, “sara hastalığının” da cin çarpması sonrasında ortaya çıktığını ifade eder ve şeyhi İbn Teymiyye’nin bu yolla birçok hastayı tedavi ettiğini açıklar.

 

Bu son derece bilimsel olan bu tedavide yöntem olarak kimi zaman “hastanın çokça dövülmesi” gerektiğini savunur İbnTeymiye.

 

Örneğin böyle durumlarda, “hastanın ayaklarına 300-400 sopa vurulmasının şart olduğunu” anlatır.

 

Yani bu anlayışın “hukukuna” göre evde karıyı döven bir adam hakim karşısına çıktığında bu rezillikleri “içtihat” olarak gösterip, “cin çıkarıyordum” dese paçayı yırtmış olacak!

 

Diğer taraftan  talebesi İbn Kayyım da “saralı bir hastada kötü ruh bulunmadığını iddia eden ve bunun tıbbi yollarla tedavisinin yapılmasını savunan” düşünür ve doktorları dinsizlik ve cahillikle suçlar!..

 

Batılı tıp insanlarının yüzyıllar boyunca yegane rehber kabul ettikleri İbn-i Sina bu heriflere göre dinsiz ve cahildir!

 

Hocası İbnTeymiyye “cin çıkarma işini” işlerin en üstünü olarak görür çünkü, peygamberler de bu alanda uğraş vermişlerdir.

 

Yine ortalığa tam 30 bin hadis çıkaran Ahmed b.Hanbel’den rivayet olunduğu öne sürülen bir hadisten yola çıkarak “veba hastalığının, cin çarpmasının bir sonucu olduğunu” açıklar.

 

Eğer bu gün yaşamış olsaydı belki de “Cübbeli Hanbel” ismiyle nam salacak Hoca, “Corona belasını dünyaya cinlerin salmış olduğunu” anlatacaktı topluma!

 

Tüm bu anlattıklarım şaka ya da uydurma değil; tümü gerçek!

İşte onun için sağcıdan, dini literatürü yaşam felsefesi olarak kabul etmiş insanlardan “bilim adamı” olmaz, olsa olsa “bilgi adamı” olur ki, savunduğu o bilgilerin doğruluğu da tartışmalıdır çoğu zaman!

Bilim adamı kendisine “gerçek” diye sunulan olgulara hemen inanmaz, sorgular, araştırır, test eder, dener; diğeriyse hemen “inanmak zorundadır” çünkü sorgularsa dinden çıkarsın diye korkutup, beynini daha küçücükken yıkamışlardır onun!

Yaşamı boyunca “imamlık” eğitimi almış birinden üniversiteye rektör olmaz; eğer olursa orada bilim değil, kilim öğretilir ancak.

Hele hele “kelam ana bilim dalı profesörü” olarak yıllardır bizden maaş alan fakat doğru dürüst “Türkçe” bilip yazamayan Ahmet Saim Kılavuz’dan hiç olmaz!

Şöyle demiş sosyal medya hesabından takipçilerine:

 

“Üniversitemizin sevilen personellerinden, kıymetli kardeşimiz “…..”  Covid-19 hastalığı nedeniyle kaybetmiş olmanın üzüntüsünü yaşıyoruz…..”

“Personel” zaten “çoğul” bir kelimedir, mesela aynen “esnaf” gibi ve  “personeller” demek Türkçeyi katletmekle eşdeğerdir bana göre.

 

Ve bir üniversitenin rektörlüğüne soyunmuş bir adam hiç bir şey bilmiyorsa bile en azından ana dilini doğru bir şekilde okuyup, yazmak zorundadır.

Aksi takdirde hiçbir şey çarpmasa bile “Cin Ali” çarpar adamı!