Varlığın yasaları biline biliyorsa da gerekçelerini bir bilen yok. Niye aynı anda her yerde bulunamıyor insan?

Ne var ardında duvarların?

Benliğimdeki istekler ta başından beri özümde miydiler, ben onlardan mı ibaretim ya da bana ilham mı edilmişlerdi ve işte, eğer öyleyse bütün bunları seçen, kabul eden, içimdeki "ben" nedir?

Bendeki "ben"...

Düşündüklerimden, istediklerimden, hissettiklerimden ibaretim öyleyse...

 

(Cehennem günlüğü - Eugene

İonesco)

İşte böyle oluyor, düşüncelerim, kafamın içine saldıran türlü türlü varsayımların arasında denize atılmış dalgalar üzerinde yuvarlanıp duran boş bir fıçı gibi sallanıyor böyle zamanlarda. Düşünecek çok fazla vakit, çözümleyecek çok az ipucu var.

(Madam Bovary' deki bir cümleden uyarlanmıştır)

 

Ölümden başka çıkışı olmayan bir zindanda yaşadığımız sıradan, önemsiz hayatlara kendi kafamızdan uydurduğumuz birtakım kavramlarla, karşılığı olmayan anlamlar yüklemekle meşgulüz.

 

Algıladığımız her şey beynimizin toplayabildiği verilerin yorumu.

 

Gördüğümüzü sandığımız renkler gözlerin verisinin yorumu.

 

Duyduğumuzu sandığımız sesler, kulaklarımızın topladığı verinin yorumu.

 

Dokunmak, tenimizin topladığı verilerin yorumu.

 

Hislerimiz vücuttaki hormonsal değişikliğin yorumu..

 

Bazen olmayan şeyleri varmış gibi yorumlayabiliyoruz.

Bunlara da ilüzyon deniliyor.

Mesela bu fotoğraftaki illüzyon gibi.

Hareket yok ama varmış gibi görüyoruz..

 

Henüz kendi çalışma mekanizmasını bile tam olarak bilemeyen beyinle, dünyanın ve insanın varoluşunu anlamaya çalışmak nafile belki de.

 

Öncesini ve sonrasını bilmediğim hayata, beynimin ürettiği sahte anlamlar yüklüyorum.

Sonra kendimi o anlamların doğruluğuna inandırıyorum.

Çünkü gerçek anlamı hiçbir zaman bulamayacağımı biliyorum.

İşin kolayına kaçmayı da içime sindiremiyorum.

 

Belki de hayat, anlamı olması gereken bir şey de degildir. Bunu da bilmiyorum.

 

Zeka ve anlayış sahibi olduğumuzun gururunu taşımak varoluş sancısının karşılığı değil midir.

Tüm bunları düşünmek ve buraya yazıvermek, yani hislerin adeta benliğimden ayrılarak kendi bağımsız ifadelerini bulması varoluş sancısı denilen garip halet-i ruhiyeyi canlı ve elle tutulur hale getiren şey ve işte tüm bu süreçte bir özne olmak, en azından olmayı istemek, ya da bir rol kapmak ve böylece içimde oluşan ürkek gurur varoluş sancısının karşılığı oluyor böylece.

Oysa kendiliğinden olması gerekir her şeyin, işte kim istemezdi ki bunu.

Sancısız ve güzel olurdu o zaman her şey. Ve de öznesiz...

Yani onları anlatacak buradaki cümleler ve gölgeler oyununu oynayacak kimsecikler olmazdı.

 

Yani ne yaparsan yap, ne kadar yazarsan yaz, şiirini, filmini, resmini sanatını da yapsan bunun, kendi ördüğü ağlarına hapsolan örümcek gibi dolandıkça dolanırsın.

Bu yüzden varoluşsal sancıya dair ne güzel demiş dimi şair?

"bir ihtimal daha var, o da ölmek mi dersin?" daha da güzeli olamazdı zaten. Belki de olurdu...

 

"Fakat, Allah kahretsin, insan anlatmak istiyor albayım; böyle budalaca bir özleme kapılıyor. bir yandan da hiç konuşmak istemiyor. Tıpkı oyunlardaki gibi çelişik duyguların altında eziliyor.

Fakat benim de sevmeğe hakkım yok mu albayım?

Yok.

Peki albayım.

Ben de susarım o zaman.

Gecekondumda oturur, anlaşılmayı beklerim.

Fakat albayım, adresimi bilmeden beni nasıl bulup anlayacaklar?

Sorarım size; nasıl?

Kim bilecek benim insanlardan kaçtığımı?

Ben ölmek istiyorum sayın albayım, ölmek.

Bir yandan da göz ucuyla ölümümün nasıl karşılanacağını seyretmek istiyorum.

Tehlikeli oyunlar oynamak istiyor insan; bir yandan da kılına zarar gelsin istemiyor.

Küçük oyunlar istemiyorum albayım."

(Oğuz Atay - Tehlikeli oyunlar)

Oluşun kendisiyle başlayan ve hayat boyu bunaltı ile devam eden bir sancıyı tek cümleyle anlatamam ama cümlelere sığdırabilirim.

 

“Olduğum şeyle olmadığım şey arasında, hayal ettiğim şeyle hayatın beni yaptığı şey arasında bir boşluğum.” der Fernando Pessoa

 

“Burada oluşuna bağlı olsan da, bir yere fırlatılmış bırakılmış olsan da, içinde bulunduğun durum sana yabancı olsa da, burada olmakla suçu üzerine almış da olsan, dünya sana yabancı ve düşmanca da olsa, bilinmeyen bir alın yazısının elinde de olsan, bütün bunlara karşın yine de kendini alt olmaya, yenilmeye bırakma.

Sıkı dur.

Alınyazını, ölümün bile söz konusu olsa, kendi eline al.

Göçüp gitmeye mahkumsan, o zaman da kendi ölümünle bir kahraman olarak öl.”

 

“Eğer bir şeytan gece gündüz seni izlerse, en güçlü düşüncelerine girip şöyle derse ne olurdu; bildiğin üzere, bu hayatı yaşıyorsun veya yaşamışsındır ve bir kez daha hatta sonsuz sayıda yaşamak zorundasın; hiçbir şey yeni olmayacak fakat her ağrı, her düşünce, her sevinç, her nefes hayatındaki küçük veya büyük her şey aynı sıra ve mantıkla sana geri dönecek.

Bu örümcek, ağaçlar arasındaki ay ışığı ve hatta bu an ve ben.

Varoluşun sonsuz bir kum saati gibi tekrar tekrar devredecek ve sen onunla birliktesin, bir toz lekesi gibi” der, Friedrich Wilhelm Nietzsche

 

“Sırlarımıza saplanıp onları deştikçe; sıkıntıdan huzursuzluğa, huzursuzluktansa korkuya hapsoluruz.

Kendini bilmek her zaman pahalıya mal olur.

Bilmek, anlıktır.

İnsan dibe vurduğunda yaşamaya artık tenezzül etmez.

Bilinen bir evrende hiçbir şeyin anlamı yoktur, bu delilik olmasa da.” der Emil Cioran

 

Diğer taraftan düşününce, bizler otalama 70 sene değil de 700 sene yaşasaydık hayat daha da anlamsız olurdu. Evet, ölmek için yaşıyoruz fakat ölmemek için, kalıcı olmak için her şeyi yapıyoruz. Doğamızda bu var.

 

Bu yüzden, belki de sırf bu yüzden, hayatta bulunduğumuz süre içerisinde somurtmanın, insanları üzmenin, önemsiz şeylere kafayı takmanın kimseye faydası yok.

İçerisinde bulunduğumuz bu korona günleri de bize ne kadar anlamsız, ne kadar boş yaşadığımızı fazlasıyla gösterdi diye düşünüyorum.

 

Hala hayattalarsa annenize babanıza sarılın. Ne kadar sevmediğiniz yanları olduğunu düşünseniz de ailemizden başka güvenebileceğimiz pek de insan yok.

Ve şunu da unutmayın, her saniye bizi ölüme bir adım daha yaklaştırıyor.

Lütfen harekete geçin.

Evde kalmak zorunda olduğumuz şu günlerde kendimizi geliştirebileceğimiz çok şey var.

Bunları mutlaka bulun.

Kendinizi geliştirin, değiştirin.

 

Tam olarak sancısı değil sanırım benimkisi.

Bazen ansızın gelen rastlantısal varoluşumun verdiği boş vermişlik hissi, bazen hafiflik hissi, varlıktaki anlam arayışı, bazen sadece bu sorgulayış yolunun bitmezliği...

İnsanlığın binlerce yıldır kendi cevaplarını bulmaya çalıştığı bu öylece varoluşumuz, birçok anlam ifade ediyor benim için.

 

Ölümden başka çıkışı olmayan bir zindanda yaşadığımız sıradan, önemsiz hayatlara kendi kafamızdan uydurduğumuz birtakım kavramlarla, karşılığı olmayan anlamlar yüklemekle meşgulüz.

 

Söyler misiniz bana, şu an cebinizde tomarla paranız olsa ne yaparsınız?

 

Gidip sevdiğiniz bir restoranda yemek yiyemiyorsunuz veya sevdiğiniz bir markanın kıyafetini gidip deneyip alamıyorsunuz ya da akşam işten çıktıktan sonra bir mekana gidip arkadaşlarınızla sarılamıyorsunuz.

Sıfır model araba dahi alsanız o arabayla hiçbir yere gidemiyorsunuz.

 

Söyler misiniz bana, neden yıllarca çalıştık didindik, para yemedik sırf güzel bir gelecek için.

E hangi gelecek?

Sevdiklerinizle gidip sarılamıyorsunuz veya dedenizin nenenizin evine gidip ellerini dahi öpemiyorsunuz.

 

Hadi şimdi bana söyleyin “ne için yaşıyoruz” biz diyip varoluşsal, böbrek taşı ağrısı gibi sancıları yaşamak için bundan daha iğrenç bir dönem olabilir mi?

 

Ya da gerçek değerlerimizi anlamamız için bundan daha güzel bir dönem olabilir mi?

 

Sevgi ve selamlarımla.