Kalırız bazen bir ağaç gibi sevdiğimiz kişilerin bahçesinde. O yerin sert iklim koşulları olsa da, hatta fırtınası dallarımızı bile kırsa sabreder bekleriz. Bir gün çiçek açmak umuduyla. Lakin ölmeye yüz tutana dek beklemek, aşk için, sevda için, dostluk için, tüm bunları kendimizle özleştirdiğimiz yerde kalıp direnmek, bir kumardır. Buna değer mi? Değersiz hissettirildiğimiz, tüm iyi niyet ve gönülden kurduğumuz bağların suiistimal edildiği noktada, değmez! O yüzden gerekirse kök saldığım bahçede kendi köklerimi kendim kesmesini de bilmeliyim. Daha uygun bir koşula geçip yeniden yeşerip, boy vermek için. Vazgeçmenin en güzel yanı budur. İnsan, kendine olan saygısını bazen bu yolla korur. Vazgeçmek yeni ve güzel fırsatlar doğurur, lakin uygulaması çok zordur!

Kendimden başka düşmanım yok ve aynı zamanda kendimin en iyi dostu benim. Öyleyse başkalarını suçlamadan önce ilk kendimi sorguya çekmeliyim. Ve dostluk için, önce kendimi sevmem gerek, başkalarını hakkıyla sevebilmem için.

Bazen kader bizi öyle bir noktaya getirir ki sevgi uğruna, canımızı acıtan bir kısır döngü içerisinde buluruz kendimizi. Kalbimizin en güzel duygularıyla beslerken karşımızdakini, karşılığını alamadığımız gibi ansızın sırtımızda belirebilir, ihanetin soğuk hançeri… Bir dizide, koğuşta bulunan başrol oyuncusu yakın bir arkadaşı tarafından bıçaklanıyordu ve acılar içerisinde kıvranırken arkadaşına bakıp şunu söylemişti; “Ben sana nasıl düşman olacağım şimdi?” Bu gibi durumlarda hangi senaryoyu incelersek inceleyelim (gerçek ya da kurgu), ilişkinin dinamiği ne olursa olsun düşmanlık ve intikam gibi duygu ve eylemler önce kurban psikolojisine giren (İhanete uğramış) kişiye zarar verir. Kendimize yapılan bir haksızlığı ya da ihanet gibi bir durumu affetmek ve görmezden gelip ilişkiye kaldığımız yerden devam etmek ise kendimizden taviz vermektir. Bunun yanı sıra aynı durumun tekrar yaşanma olasılığını göze almak demektir. Sonucunda ise birikmiş bir öfke patlaması kontrolsüzce açığa çıkıverir. En doğrusu, o kişiyi yapmış olduğu hatayla baş başa bırakıp onsuz hayata devam etmek yani vazgeçmektir. Öyle bir durumdur ki bu karşıdan ne kolaydır kesin bir yargıya varıp işin içinden çıkılması. Vazgeçmek deyip geçiyorum ya aslında ne zordur; o anahtarı çevirip, bulunduğun yeri terk edip, bir başka diyara yol alması… Kolay mıdır insanın alışkanlıklarını, bağlılıklarını, yaşanmışlıklarını, sevgisini (kendisine acı veren bir sevgi olsa da) geride bırakması? Kalmaz bu hayatta kimsenin kimse de ahı, sen değil hayat alır en adil intikamı. Hak etmez hiçbir insanoğlu, sana acı veren bir sevgi uğruna, sırtlandığın onca fedakârlığı. Nihayetinde vazgeçip uzaklaşmalı. Ama nereye? Elbette ilk önce kendi içimize... Sonrası bir bilinmezlik atlası.

Tüm bunları deneyimleyen birey karşısına çıkan yeni alternatiflere de şüpheyle bakacaktır. İnsan koşulsuz sevgisini yitirdiği yerlerin tozunu ve dumanını bir müddet daha beraberinde taşır. Fakat beklenen o dur ki; tüm bu zorlu süreçleri geride bırakmış, vazgeçmeyi başarabilmiş olan kişi düşlediği uygun ortama kavuşabilsin. Unutmayalım ki mutlu son yalnızca masallarda vardır. Vazgeçmek sana hayal ettiğin hayatı vadetmez. Deforme olmuş bir durumdan çıkıp yeni olasılıklara açılan bir kapıdır sadece…