Sadece bir saniyeliğine bile başkasının hayatını yaşayabilseydik empati kavramı herkes için çok daha açık olur muydu? Bir başkası gibi düşünmek, onun gibi kararlar vermek, mutluluğunu yaşamak ve acısını en derinden hissetmek. Eminim ki vicdan, adalet ve ahlak duyguları ütopik kavramlar olmaktan çıkar ve günlük hayatımızda önem arz etmeye başlar.

Bir günlüğüne ülkenin önemli mevkiindeki bir siyasetçinin yerine geçmek, eleştirdiğimiz, beğenmediğimiz hareketlerini yapmamaya çalışmak, ondan daha iyi siyaset yapmak kolay olur muydu?

Sadece birkaç saatliğine Afrika’da, Yemen’de yemeğe erişimi olmayan milyonlarca kişinin yerinde olsaydık, dünyada açlık kavramı sürebilir miydi?

Hırsızlığın, soysuzluğun, adaletsizliğin çekinmeden yapıldığı bu dünyada, empati kurmanın irrite etmesi trajikomik.

*************************

Cumhuriyet caddesinden Heykel’e çıkarken, şans eseri eski bir sahaf gördüm. Antika kitaplar, tozlanmış sayfalar ve tarih kokan bir dükkanda kitapları incelemeye koyuldum. Sarı saman kağıdı sayfaların bazıları kıvrılmış, üzerlerine notlar alınmış, ve de hiç yok olmayacak imzalar atılmış tozlanmış kitap yapraklarına.

Hummalı bir arayış içindeyken, uzun süredir peşinde olduğum bir kitabı bulmuşcasına sevindim. Mavi ciltli kapağıyla, saman sarısı tozlu sayfalarıyla ve yıllara direnen temizliğiyle beni şaşırtan; 1983 yılında basılmış olan Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Vatan Yolunda kitabı. Milli Mücadele’nin Avrupa’dan görünüşü ile bahsedildiği ve sonrasında İzmir’in geri alınışına kadar, Yakup Kadri’nin gözünden Türk halkının direnişinin anlatıldığı doğru bilgiyi bulabileceğimiz bir tarihi anı.

Sayfaları karıştırırken; ‘’T.C Adalet Bakanlığı Bursa E Tipi Kapalı ve Açık Ceza İnfaz Kurum Kütüphanesi’’ damgasını görmek ve bu kitabın onlarca kader mahkumu tarafından okunduğunu düşünmek bana birçok duyguyu aynı anda yaşattı.

Otuz yedi yaşındaki mavi ciltli kitap birçok olaya şahitlik etmiş, sayısız acı görmüş, hüzne ortaklık etmiş ve kader mahkumlarına dostluk etmiş...

Kitabı satın alıp okumaya başladım. Ben konforlu bir koltukta oturup okuyorken, bu kitap niceleri tarafından demir ranzalarda okunmuştu. Ben dilediğim yerde okuma özgürlüğüne sahipken, onların okumakta özgür olduğu yerlerin sınır çizgisi çekilmişti...

Esas can alıcı nokta elli altıncı sayfaya geldiğimde yaşandı. Mürekkepli kalem ile “Bir iftira uğruna buralarda yatılır mı” yazmaktaydı...

 

Boğaz düğümleten bu haykırış birçok olguyu değiştirdi. Taştan sedirde veya bir demir ranzada yatmanın acısını tattım, haksız yere hapse düşmenin buhranını yaşadım...

“İnsan acı duyabiliyorsa canlıdır ancak başkasının acısını duyabiliyorsa insandır” demişti Tolstoy seneler öncesinde. Sorgulayalım kendimizi, soluk alabilen, yürüyen, var olan canlılar mıyız yoksa insan mıyız?

Başkasının acısını içimizde hissedebiliyor muyuz yoksa kafamızı çevirip görmemiş gibi mi davranıyoruz?

En mutlu insan kendisini birçok kişinin yerine koyabilendir ve diğerleri ise yalnızlık duygusu içine hapsolmuş, kendi varlığı dışında hiç kimseyi umursamayan nefes alıp veren canlılar ordusu...