Girişimcilik, en basit tanımıyla, kâr elde etmek için kimi riskler alarak bir iş kurmaktır.

Girişimcilik kavramı, sanayi toplumundan bilgi toplumuna geçilmesiyle birlikte her geçen gün önem kazanmaya başladı.

Girişimci, feodal yapıdan sanayi topluma geçişte ise toplum dinamiğini oluşturan itici bir güçtü.

Sanayi toplumundan bilgi toplumuna geçiş ile birlikte gerek ulusal gerekse de uluslararası boyutta, gelişmiş yahut gelişmekte olan ülkeler düzeyinde daha dikkat çekici bir hale gelmiştir.

Ancak iletişim ve bilgi teknolojilerinin hızla geliştiği, ticaretin sınır tanımadığı, dünyadaki serbestleşme ortamında yoğun olarak yaşanan küreselleşmeyle birlikte şirketler bu küresel pazar içerisinde var olabilmek ve rekabet ortamına uyum sağlayabilmek amacıyla da güç birlikleri ve ortaklıklar kurmaya yönelmektedirler.

* * *

Aslında ortaklık dünya ticaret tarihi kadar eskidir.
İster kervan ticareti olsun ister deniz ticareti bir yerden bir yere mal nakledilmesinde ve ticaretin yürütülmesinde kişiler arasında bir birliktelik her zaman söz konusu olmuştur.
Ticaretin zamanla büyümesi beraberinde risklerin artması; ortaklığın yolunu açarken; diğer yandan miras gibi doğal bir ortak üretme sistemi en başından itibaren aile bireylerinin işin ortağı olarak çıkmasını sağlamıştır.

70’li ve 80’li yıllarda Türkiye’de pek yaygın olmayan ortaklıklar günümüzde artık olağan bir duruma gelmiştir.

Yani Türkiye 40 yıl öncesi Türkiye değildir...

* * *

1931–1940 yılları arasında kurulan şirketlerin yüzde 74,2’sinin kurucuları o dönemki bürokratlardır.

Bürokratlar ve sanayi burjuvazisinin bu ortaklığı birikimi artırmak için fiyat ve vergi politikaları ve iş mevzuatları ile köylülerin ve işçilerin gelirlerini düşürmüşlerdir.

24 Ocak Kararları ile 1980 öncesi dönemde uygulanan ithal ikameci büyüme stratejisi terk edilerek dışa açık büyüme stratejisi uygulamaya konuldu.

80’li yılların başından itibaren gelişen serbest ticaret ve liberalleşme sonucu Türkiye’de de şirketleşme ve kooperatifleşme artmaya başlamıştır.

Ancak bu kolay olmamış, bireysel hareket etme alışkanlıkları kolay bırakılamamıştır.

O yıllarda İnegöl’de Mobilya sektöründe köyden kente göç ile başlayan hareket bugün çok farklı boyutlara ulaşmıştır.

Herkesin başlı başına, bireysel olarak dağınık bir görünümdeki çabalarının daha çok başarıya ulaşması için birçok arkadaşa, ‘Şirketleşin, kooperatif ve ortaklıklar kurmalarını’ önerdiğimde çoğunun, ‘Ne şirketi ne kooperatifi, ne ortaklığı, biz komünist miyiz’ dediklerini dün gibi anımsıyorum! 

Her birinin ayrı-ayrı mekânlarda yüksek maliyetlerle üretim yapmaları zaten sürdürülebilir değildi.

Sonuçta, gelişen rekabet ortamında çoğu savrularak işlerini yitirmiş, şanslı olan bir kısmı şirketlerde çalışmaya başlamışlardı.

* * *

Bugün artık sermaye sahipleri profesyonel yöneticiler eliyle yönetilen bir şirket ile yapmaktadırlar. 

Yani artık şirket ve piyasa sistemi yerleşmiştir...

Küreselleşme, şirketlerin uluslararası alanda da rekabet edebilir şekilde yapılanmalarını adeta dayatmıştır.

Yani bu durum şirketlerin ulusal düzeyde olduğu kadar uluslararası düzeyde de güç birliği yapmalarını gerektirmektedir.

Ancak bu şekilde küresel pazarlarda etkin olarak yer almak söz konusu olmaktadır.

Bütün bu nedenlerle şirketler, gerek ulusal gerekse uluslararası alanda iş birliği yapmaya ve güçlerini birleştirmeye dönük çaba içindedirler.