Sevgili okurlarım; yazarımız ‘Son Halife Abdülmecid ’ adlı kitabında Gazi Aşiroğlu Bey: Şehzade Ömer Faruk Beyefendi diyordu ki:

“Gizli teşkilatla derhal temasa geçtim. Hareket gününü tespit ettik çünkü Anadolu’ya geçecektim. O sıralarda gizli teşkilat reisi olan Yüzbaşı Necmettin Bey ve Yaverim Faik Beyle, Nihat Bey de vardı. Necmeddin Beyle Galata Rıhtımına kadar geldik. Burada Faik Bey de yanımızda idi. Galata Rıhtımına gelince. Yüzbaşı ‘Ben size Allaha ısmarladık diyeceğim. Sizi Loyd acentasının önünde bir şişman adam bekleyip vapura yerleştirecek, bizdendir. Her tertibat alınmıştır. Hiç merak
etmeyiniz’ dedi ve ben Şehzadeyi kira arabasının içinde yalnız bıraktı.

Kapalı fayton araba, acentanın önünde durduğu zaman kapı açıldı, şişman bir adam seslendi ‘Gidici siz misiniz?’
- Benim.

Yolda yürürken yüzüme dikkatle baktı ve birdenbire toplanarak
affedersiniz sizi tanımadım dedi. Yanında bir de genç bir tercüman olduğu halde Loyd kumpanyasının Remo adlı vapuruna bindik. Fakat birinci veya ikinci mevkii kamaralardan birine yerleştirilmeyi ümit ederken vapurun baş tarafında ve alt kata indik. Burada beni bir erler kabinesine soktular. Kabinenin içi çok pis kokuyordu. Boynu eşarp ile bağlı dört apaş kıyafetli gemici uzun uzun yüzüme bakıyorlardı. Zabit olduğunu sonradan öğrendiğim yanımdaki sivil şişman adam, onlara
‘İşte kaçıracağınız, adam budur’ dedi.

Onlar hala benim suratıma bakıyorlardı. Nihayet ‘Hayır götüremeyiz, kabul etmeyiz’ dediler.

İki taraf arasında uzun süren bir tartışma başladı.
“- Tasavvur buyurunuz” diyordu Faruk Efendi, “evimi bırakmışım, bütün riskleri göze almışım. Şimdi beni vapurdan indirirlerse ne olurdum? Allah saklasın, ya yakalanırsam… Vaziyetimin ne kadar feci olduğunu anlıyordum. Beni lisan bilmiyor sanıyorlar, aralarında konuşuyorlardı
“- Türk değil… İngiliz de değil… Mutlaka bir Alman Subayı olacak” diyorlardı.

Dokunsalar ağlayacağım. Herifin biri yanıma yaklaşarak
Almanca:
‘- Sen subay mısın?’ diye sordu. Başka kurtuluş çaresi olmadığını anladığım için hiç tereddüt etmeden Almanca cevap verdim.
“- Ben bir Alman subayıyım.”

Bu sözüm üzerine aramızda bir sempati hasıl oldu ve beni götürmeyi kabul ettiler. İsmini hatırlayamadığım subay, benim vazifem bitti, diyerek kamaradan ayrıldı. Ve bana: Müttefik Askeri kontrol komisyonu gemiye geldiği zaman sizi saklayacaklar… Karadeniz’ de ikinci bir kontrolle karşılaşabilirsiniz. Fakat müsterih olunuz. Sizi iyi bir
yerde saklayacaklardır. Esasen sizin vaziyetiniz de bir subay daha var Asım Gündüz Bey dedi.

Sabahın beşine kadar eşya alacaktık, bana sen otur diyerek kamarayı üzerime kilitleyip gittiler. Hapis olmuştum.
Bu da üzerimde feci bir tesir yaptı. Sigara üstüne sigara içiyordum. Üzerinde ‘Ö. F. harfli Bir de tac’ bulunan özel sigaralardan birini daha yaktı. Ömer Faruk artık, ‘Abukırda’ ki, Şalesinde değil sanki Remo vapurunun kamarasındaydı. Bana bu bahsi açtırmakla iyi etmediniz diyerek içini çektikten sonra şöyle devam etti:

“-Nihayet sabah oldu geldiler. Ben tahta bir iskemle üstünde
oturuyordum. Saat sabahın tam yedisi idi. Heriflerden biri çabuk kalk diyerek beni dışarı çıkardı, askerlerin odasına götürdü. Burası geminin tam burnu idi. Orada bir kapı açtı. Bu küçük bir dolaptı. Ben buraya nasıl girerim? demeye kalmadan beni içeri itmesiyle, dolabın kapısını üzerime kilitlemesi bir oldu. Zindan gibi karanlık anahtar deliğinden başka hiçbir yerden ne ışık ne de hava alıyordu. Geçen dakikalar sene değil asır kadar uzundu. Yarım saati geçti, ses seda yok gittikçe hava azaldığı için güçlükle nefes alabiliyor, kıvranıyordum. İçimde müthiş bir azap devresi başlamıştı. Nihayet saat 10’a doğru vapur hareket etti. Çekilmeye başlanan demir zincirinin
gürültüsünün bulunduğu yerden duyuyordum. Yirmi dakika kadar kadar seyreddik. Rahat bir nefes aldım, derken ne olsa beğenirsiniz? Vapur tekrar durdu. Ve zincirlerini korkunç bir gürültü ile yeniden kolverdi. Son maneviyatım da, geminin çıpasıyla birlikte denize kaydı.

(Devam edecek)

Fiemanillah.