33 Mayısında Emirsultan’da doğmuşum, 38-39 yıllarında Kirmastı kasabasında ilk mektebe başladım. Üçüncü sınıfımı Beyoğlu Taksim’de derleyip toparlamaktan sonra, bakiyesini tamamlamak için Bursa’lara geldik…

O devirde “tanrı uludur” diye bağırıyorduk. Sonra “Allahü ekber” okunmaya başladı ezanlarda.

Amerikalılar, bize para göndermişler, babalarının hayrına!

Biz de onların arzuları doğrultusunda, trenciliği bırakıp otobüsçülüğe geçmişiz...

Otobüsçülükle birlikte particilik de başlamıştı memleketimizde. Ben de, çocuk yaşımla gelişmelere uymuş ve Bursa caddelerinde “Yazıyor, yazıyor, Hakimiyet Menderes’i yazıyor” avazeleriyle topuklarımızı kıçımıza vurdura vurdura koşturup durdum…

Neticede mektepleri bitirdik, kısmetimize Diyarbakır çıktı. Yaşımızın küçüklüğünden dört ay maaş alamadan bir tek tayın bedeliyle çalıştıktan sonra Bingöl ve ardından da ver elini Kore ve El Paso Texas…

Otuz dokuz yaşımızda da emekliye ayrılmışız. Çocuk başladık, çocuk bitirdik..

O günlerde mahalle bakkalları vardı. Peynirlerini içerisinde salamuralı tuzlu su bulunan tenekelerde muhafaza ederlerdi. Üzerinde terazilerinin bulunduğu tezgahlarında, bakkal amcalar, istek üzerine somun ekmekleri ikiye dörde bölerlerdi. Yarım ve çeyrek olarak da satarlardı. Halkımız fakirdi ama namusluydu. Belki de fakirlikten namuslu kalmışlardı, bilemeyiz. Yamalı giyinirdik…

Demirel’in kendine özgü meşhur bir atasözü vardır. “Damdan düşenin halini damdan düşmeyen bilemez.” Şimdiki millet, damdan düşmediğinden yamalı çorap nedir bilmiyor. Hal ve keyfiyet böyle oldukda, hiç kimse az veya çok, kazancının bereketini görmüyor…

Korona, sakın ola, besmelesizlikten olmaya!..

 

Türkan hanımefendi modern çağın tuzaklarından bahsediyorlar.

Tuzaklar, memleketimize geldiğinde fiziki yapılarıyla bizim eski bakkallara benziyordu. Kum çakıl karışımı beton, cam tahta ve badana boya, ince işlerden olup, nohut ve fasulyeler de çuvallar içerisinde yemeklik.

Dünden bugüne fark, etiketlerindeki sekizlik, dokuzluk son takılar. Bu pis mikrop, korona piçi gibisinden, bütün sektörlere yayıldı. Ayakkabıya gitse süpürgeyi sorsa, bir kasecik çorba istese, hepsinin etiketinde, 99’lu bir son takı..

Soğan niye dört lira değil de, üç lira doksan dokuz kuruş?

Var mı Türçesinde makul ve insani bir karşılığı, bu şeytanlığın?

Amaç ve anlamı da behemehal şudur;

Pazarın, pazarcının, satıcının, üreticinin, zincirin dibinden tepesine doğru uzayan sınıflı toplumun baklalarında yer alan kapitalist sermayenin, kendi öz veli-i nimeti olan tüketiciyle dalga geçmek, alay ederek onu insan yerine koymamak…

Kusturucu ve iğrenç bir pislik, düpedüz içtimai bir ahlaksızlık…

 

Amerika’nın fonksiyonuyla meşhur Marshall yardımı, bizi demir yolculuktan koparıp paramızı bereketsiz kılan tuzak karayolu nakliyeciliğiyle Türkiye’ye gelirken, uzun vadeli daha başka plan ve projeleri de beraberinde getirdi. Kokusunu duyamaz isek de, manzarası gözümüzün önünde ve somut meyveleri de evlerimizin içinde, sofralarımızda..

Damacanalı su…

Plastik şişelerine bakınız, kaynak yerleri Edirne’den Kars’a kadar Türkiye coğrafyasının dört bir köşesini gösteriyor. Bir asır öncesinde alnının akıyla bakkalından yarım ekmek, çeyrek ekmek alan Bursalı, zavallılaştırıldığı günümüzde, kana kana kendi suyunu içemiyor...

 

Kitapların yazılarına, konuşanların laflarına göre, Atatürk asker iken demiş ki “İlk hedefiniz Akdeniz. İzmir. Ya ölüm ya istiklal” gibi emir ve direktifler. Ve emri yerine de getirilmiş, hiç aksatılmadan.

Sonra sivilleşilmiş. Arkadaşlarını da üniformalarından soyundurmuş. Başlamış, çağdaş medeniyete doğru adımlamaya.

Pek inanasım gelmiyor. Uludağ’da su kalmadı biraderim, bu ne iş. Ülke çapında sularımız kaynak sularımız, ab-u hayat değerindeki sularımız, hep yabancıların elinde. Allah bilir, belki de mülkiyetinde...

Kendi suyumuzu para verip içiyoruz.

Devlet binalarıyla memurlarının odalarında, okulların bahçelerinde, bankaların, özel tüzel şirketlerle siyasi partilerin mekanlarında her an ve her şart altında birer ikişer Atatürk resmi, büstü ve heykeli. Sevgi saygı ve hürmet gösterisi olarak, sadakat belgesi niyetiyle…

Ama, biraz ince eleyip sık dokumasına bakarsan, hissedilen manzara, ihanet kokulu çirkin bir kolektif sanat eseri…

 

Yazımızın özetine gelelim.

Her ne kadar siyaseten bağımsız ve özgür görünüyor isek de, sosyal ve iktisadi yapılarımıza gelince, emperyalizme hoş geldin çekmişiz. Oysa, bunun felsefesi olan PRAGMATİZM, amacını fayda üzerine odaklaştırır. Amerikalılar da, seksen yıl öncesinde MARSHALL yardımıyla bedavadan para dağıtırken hesaplarını, uzun vadeli faydalanmaya bağlamış.

Neticede şu hale gelmiş, getirilmişiz. Hepimiz, bol verimli birer sağmal. Ellerimizdeki plastik şişeler, pınarlarımızın bitmez tükenmez güç kaynağını, elin küffarına emdirmekten hem de doyumsuz zevk alıyoruz…