Yeni Marmara Gazetesi’nin muhterem okurları, bugünkü yazımla 14 sene önce İstanbul’da neşr olunan Vakit Gazetesi’nde, Balkanlarda Makedonya ADEKSAM (Abdülhakim Hikmet Doğan Eğitim ve Kültür Merkezi) Vakfı’nın davetlisi olarak dört günlük seyahatimin İstanbul’a dönüşümde kaleme aldığım yazım ile huzurlarınızdayım.

Muhterem okurlarım; Vakit Gazetemizin, 24 Ekim tarihli sayısındaki
yazımda 15-19 Ekim 2007 tarihleri arasında geçen zaman diliminde
Kosova ve Makedonya Cumhuriyetlerine ADEKSAM (Abdülhakim Hikmet Doğan Eğitim ve Kültür Merkezi) Vakfı'nın kuruluşunun 10. yıldönümünü kutlamaları hasebiyle yapılan bir dizi etkinliklere, Anadolu Gençlik Derneğimizin genel merkezi tarafından yapılan tavsiye sayesinde davet olunduğumu, vâki davete icabet ettiğimi ve de ihtisaslarımı bir yazı dizisiyle paylaşacağımı okurlarıma duyurmuştum.

Şimdi işin bana düşen yanını ikmal edip, editörüme verdim. Umarım ki, Balkanların gördüğüm güzelliklerini ve Müslüman Türk Milleti’nin beş asır önce gönül fethi maksadı ile Anadolu’dan özellikle seçilmiş adeta imbikten geçirilircesine üzerinde hassasiyetle durulmuş büyük aileler olarak gitmiş ecdadımızın nesilleri, Makedonya Cumhuriyeti’nin başşehri Üsküp’ün, kıymettar evlâdı Yahya Kemâl Beyatlı merhumun şiir gibi bir ifade olan, “Evlâd-ı Fâtihân”adıyla tesmiye etmesi o kadar yerindeki, bu asil lâkap üzerlerinde, dört yıldızla şereflenmiş gibi durmaktadır.

Misal olarak söylemek lazım gelirse, ADEKSAM’ın genel
sekreteri olan Avukat Salih Murat beyefendi, Karaman’dan beş asır önce gitmiş bir Türk ailesinin ahfadı. Benim merhum validem de, o kadar asır önce, Çankırı’dan Yanya’ya gönderilmiş Sipahioğlu sülalesinden neşet etmiş Hattatzâdelerin kerimesiydi. Yanya Müdafaasının ve Çanakkale savaşlarının Güney ve Kuzey Kolordu Komutanları Es’ad Bülkat ve Vehib Kâçi ağabey ve kardeş paşaların da cedleri, yine beş asır önce Yanya’ya Konya Taşkent’ ten devletçe gönderilen değerli bir ailenin evlatları olduğu gibi... Bu nesiller Türklüklerini şöyle ifade ederlerken elbette Müslümanlığın üst kimlik olduğunu "Türk demek Müslüman demek, Müslüman demek Türk demektir” şeklinde klişeleştirmişler.

PRİŞTİNE YOLCULUĞU: Saat 13.45’de Yeşilköy’den
havalanan Efes adlı THY’na ait uçak, bir saat on beş dakikada Kosova
Cumhuriyeti’nin başşehri Priştine’ye indi. Kendisini Edirne Saadet
Partisi mensubu olarak tanıdığım Ayhan Demirkıran Bey ve yüksek
tahsilini İstanbul’da yapmış bulunan, mühendis Tamer İbrahim Beyefendi tarafından istikbal edildim. Tamer Bey, arabayı kullanırken sanki imtihan edercesine “özellikle hemen gitmek istediğiniz bir yer var mı?” sorusunu tevcih etti. Bendeniz de, “Meşhed’e, yâni Sultan Murâd-ı Hüdavendigâr’ın iç organlarını defnettikleri makbereye gidelim” dedim. Ayhan Bey ile iyi tahmin etmişiz diye işaretleştiler.

Çok kısa zamanda Hüdavendigâr’ın yeni restore edilmiş ve peksade fakat çok zarif bir türbe etrafını ihata eden yüksek duvarlar, türbe ile yaşıt ve bitişik ağaç hemen dikkat çekiyor. Bahçenin kapı girişinde solda olan türbenin sağ tarafında, türbedarın kalması, bazı orta büyüklükte toplantıların yapılabilmesi için merkez bina oluşturulmuş.

Bu binanın orta büyüklükteki salon duvarlarında 1911’de Balkanlar karıştığında ve bilhassa Arnavutların silahtan arındırılması talep ve
teşebbüslerine karşı koyup isyana mütemayil görünümünü, Padişah 5.
Mehmed Reşad yaptığı seyahatle geldiği Priştine’de, Halife sıfatıyla
ve İki yüz bin kişiden fazla kalabalık bir cemaatle 3 Haziran 1327’ de
kılınan Cuma namazı, ortalığı sütliman eylemiş, Arnavutlar isyanlarını
durdurmuşlardı. Duvarlar da orijinal resimler, Osmanlıca harflerle
yazılı resim altı yazıları bu hakikatleri ortaya koyuyordu. Türbedar
bir müddet evvel vefat etmiş, hanımı göreve devama gayret etmekte ise de, o gün bir mevlüde davet olunmuş bulunduğundan yoktu.

Ayhan Bey, restorasyonu kim yaptırmış soruma cevabı, inşaatı müteakip konan, bir levhadaki yazıyı işaret ederek verdi. Baktım; Türk Diyanet Vakfı’nın masrafı yüklendiği, müteahhid şirketinde ER-BU adlı inşaat şirketi olduğunu okudum. Hemen aklıma iki-üç sene evvel İstanbul’da Bağlarbaşı’nda Türk Diyanet Vakfı’nca tesis olunan pek mükemmel ve nefis bir organizasyon ile hizmet vermekte olan İSAM Kütüphanesi geldi.

Bir gün pek sevdiğim 'Çanakkale Mahşeri’ kitabının unutulmaz yazarı, Yakın Tarih Uzmanı, Almanya’da devlet felsefesi üzerine doktora sahibi Merhum Mehmed Niyazi (Özdemir) Beyefendiyle ve
yanımızdaki gençlerle konuşurken, içinde bulunduğumuz o muhteşem
kütüphane için şunları söylemiştim:

“ Allah (c.c); Ahirette Tayyar Bey’e soracak: “Bağlarbaşı’ndaki o güzel
kütüphaneye çok emeğin geçmiş, ne diyorsun?” Tayyar Bey de, “İnşaallah öyledir” cevabını verince Rabbimiz Allah (c.c) “Geç cennete diyecek” demiştim. Bu melami ifadem dostlar tarafından pek beğenilmişti ki birkaç gün sonra kütüphaneye gelen, Tayyar (Altıkulaç) Bey’e, Mehmed Niyazi Bey temennimizi aktarmış.

Muhterem Tayyar Bey’in gözlerinden yaşlar dökülmeye başlamış ve şunu ifade etmiş: “O halde Ankara’ya da böyle bir kütüphane yapmak vâcip oldu!” demişler.

Türk Diyanet Vakfı’nın Osmanlı’nın Balkanlardaki bu türbeye yaptığı
hizmetler elbette bu vakfın kurulmasında ve bağışlarını
esirgemeyenlere de, hâsıl olan sevaptan hisse düşeceği adalet-i
ilâhiyedir. Amma bu hizmetleri yapan vakfı, teessüs ettirenler de
elbette elleri boş kalmayacaktır dedim kendi kendime.

Fiemanillah.