Yalanmış hepsi yalan
Yalanmış hepsi yalan
Sevmek diye bir şey varmış
Sevmek diye bir şey yokmuş
Acı çektim günlerce
Acı çektim susarak
Şu kısacık konuklukta
Deprem kargaşasında
Yaşadım birkaç bin yıl
Acılara tutunarak
Acı çekmek özgürlükse
Özgürüz ikimiz de
Acılardan arta kalan
İşte bu bakışlarmış
Buğu diye gözlerinde
Gün batımı bulutlarmış
Yalanmış hepsi yalan
Yalanmış hepsi yalan
Savrulup gitmek varmış
Ayrı yörüngelerde…
Yüzyılın Felaketinin 103. Saatinde yazıyorum bu yazıyı. Gözüm ekranlarda. Beynimde Hasan Hüseyin Korkmazgil’in şiirinden ezgilenmiş, Ahmet Kaya Türküsü. Haluk Levent’te güzel yorumlamış bu dizeleri. Dudaklarımda ise dualar. Dondurucu soğukta, enkazın altındaki insanlara ulaşmaya çalışan binlerce insanın, doğaüstü, hayran bırakan, ‘insanlık ölmedi’ diye haykırmama neden olan, gözleri yaşartan, hıçkıra hıçkıra ağlatan müthiş mücadelesi.
Mucizeler devam ediyor, umut varsa, mucizeler de var. Türkiye’ye orta kıyameti, yaşarken yaşatan, iki büyük depremin 94 ve 103. Saatlerinde bile insanlar, çocuklar, kediler, köpekler enkaz altından sağ olarak çıkartılabiliyor. Balyoz başta olmak üzere kumpaslarla çökertilmek istenen Akut ekipleri oradalar, alternatifi olarak kurulan Afad orada, İHH orada, Bursa’nın ve Gemlik’in gururu Mag-Der orada, Bursa’nın medarı İftarı Daskut ekipleri oradalar, Büyükşehir Belediye ekipleri oradalar, itfaiyecilerimiz, sağlık ekiplerimiz, polislerimiz oradalar, Türkiye’nin dört bir yanından akın eden gönüllü isimsiz kahramanlar oradalar… Umudumuzu diri tutan, mucizeleri yaratan insanlar onlar…
Depremlerin ilk 24 saatinde eleştirilen askerimiz de tüm imkânlarıyla seferber olmuşlardı. Soner Yalçın ve Barış Terkoğlu’nun yazılarından öğrendim. Deprem, sel ve doğal afet gibi olaylarda asker ve polisin iş birliğini sağlayan ve 17 Ağustos depreminde büyük katkı koyan Asker ve Polis’in anında alanlara çıkmasını sağlayan EMASYA protokolünün, basiretsiz yöneticiler ve FETÖ kumpaslarıyla nasıl yırtılıp atıldığını. Darbeye zemin hazırladığı gerekçesiyle, kullanışlı aptalların da desteğiyle bir kampanya sonucu, EMASYA protokolü bu kez Ergenekon kumpasında yok edilmişti. Ders alınmadığı için de 15 Temmuz 2016 hain darbe girişimi yaşandı.
Ders alıyor muyuz peki?
Hiç sanmıyorum.
Çiğdem Toker’in T 24’teki yazısını okuyorum. Yüzyılın felaketi yaşanmasaydı, tam da bugünlerde, TBMM’de torba yasa kapsamında bir teklif çoktan kabul edilmiş olacak ve bir başka kötü kader planı da bizi bulacaktı. Kıyı Kanununda değişiklik yapmayı amaçlayan o kanun teklifinde, küçük kelime rötuşları yapılarak, kıyı dolgu alanlarının altına yer altı otoparkı yapılmasının önü açılacaktı. Yani denizi, havalimanlarını, yollar için doldurmak yetmiyormuş gibi bir de altına otopark yapılmasının önü açılacaktı. Bazı vekiller, rant amaçlı olmadığını öne sürerek, dolgu alana yapılan millet bahçelerini gösteriyorlar. Ve bizler biliyoruz ki, dolgu alan, otopark ya da başka bir amaçla olsun, yapılaşmayı da beraberinde getirir. En kötüsü, deniz verdiğini mutlaka geri alır…
İstanbul Sabiha Gökçen Havalimanının yakınında imar planı değişikliğiyle ormanlık alanda kurulacağı açıklanan Türk-Japon Üniversitesinin İmar Planları da yargıya taşındı. Devlet Orman alanlarında 8 kat yüksekliğinde binalar yapabilecek. Bu nedenle tepki görüyor. Kapadokya Alan Başkanlığında yaşanan yıkımları düşünüyoruz, Ormanlık alanlara yapılacak 8 katlı binaları ve Uludağ Alan Başkanlığı da ister istemez kâbusumuz oluyor.
Profesör Naci Görür, ekranlarda Bursalıları uyarıyor. Osmangazi, Yıldırım, Nilüfer, Gemlik, Mudanya büyük tehlike içinde diye. Uludağ eteklerine doğru veyahut İnegöl tarafları daha sağlam zeminli diye… “Aman diyorum. Üstat Uludağ eteklerine doğru dedi, Uludağ’a demedi!” diye sesli düşünüyorum.
Depremlerin üzerinden 95 ve 104 saat geçti. En keskin ve yıkıcı doğa şartlarına rağmen, doğaya, doğaüstü bir gayretle direnen, mücadele eden, bir can, bir nefes daha kurtarabilmek için, canını hiçe sayan binlerce insan… Minnet duyuyorum. Şiirdeki gibi yuvasız çalıkuşlarına, kafesteki kanarya kadar hüzünlenebiliyorum.
Deprem kargaşasında, acılara tutunarak, umut olan tüm bu insanlara yanlarında olamasam da sevgiyle sarıldığımı hissediyorum.
İyi ki varsınız, iyi ki varlar diyorum.
Bir de diyorum ki, vatanseverlik, siyaset üstü en büyük erdemliliktir. Eleştirmek şerefsizlik değildir. Depremden sağ kurtulan, kedilerle köpeklerin bile birbirine hasretle sarıldığı bu dünyada, bizi yeniden bu vatanseverlik kurtaracaksa kurtaracak diyorum.
Savrulamayız biz başka yörüngelere, kader planımız sadece bu Türkiye!...
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
CEMAL KIRGIZ
5. GÜN…
Acı çekmek özgürlükse
Özgürüz ikimiz de
O yuvasız çalıkuşu
Bense kafeste kanarya
O dolaşmış daldan dala
Savurmuş yüreğini
Ben bölmüşüm yüreğimi
Başkaldıran dizelere
Aramakmış oysa sevmek
Özlemekmiş oysa sevmek
Bulup bulup yitirmekmiş
Düşsel bir oyuncağı
Yalanmış hepsi yalan
Yalanmış hepsi yalan
Sevmek diye bir şey varmış
Sevmek diye bir şey yokmuş
Acı çektim günlerce
Acı çektim susarak
Şu kısacık konuklukta
Deprem kargaşasında
Yaşadım birkaç bin yıl
Acılara tutunarak
Acı çekmek özgürlükse
Özgürüz ikimiz de
Acılardan arta kalan
İşte bu bakışlarmış
Buğu diye gözlerinde
Gün batımı bulutlarmış
Yalanmış hepsi yalan
Yalanmış hepsi yalan
Savrulup gitmek varmış
Ayrı yörüngelerde…
Yüzyılın Felaketinin 103. Saatinde yazıyorum bu yazıyı. Gözüm ekranlarda. Beynimde Hasan Hüseyin Korkmazgil’in şiirinden ezgilenmiş, Ahmet Kaya Türküsü. Haluk Levent’te güzel yorumlamış bu dizeleri. Dudaklarımda ise dualar. Dondurucu soğukta, enkazın altındaki insanlara ulaşmaya çalışan binlerce insanın, doğaüstü, hayran bırakan, ‘insanlık ölmedi’ diye haykırmama neden olan, gözleri yaşartan, hıçkıra hıçkıra ağlatan müthiş mücadelesi.
Mucizeler devam ediyor, umut varsa, mucizeler de var. Türkiye’ye orta kıyameti, yaşarken yaşatan, iki büyük depremin 94 ve 103. Saatlerinde bile insanlar, çocuklar, kediler, köpekler enkaz altından sağ olarak çıkartılabiliyor. Balyoz başta olmak üzere kumpaslarla çökertilmek istenen Akut ekipleri oradalar, alternatifi olarak kurulan Afad orada, İHH orada, Bursa’nın ve Gemlik’in gururu Mag-Der orada, Bursa’nın medarı İftarı Daskut ekipleri oradalar, Büyükşehir Belediye ekipleri oradalar, itfaiyecilerimiz, sağlık ekiplerimiz, polislerimiz oradalar, Türkiye’nin dört bir yanından akın eden gönüllü isimsiz kahramanlar oradalar… Umudumuzu diri tutan, mucizeleri yaratan insanlar onlar…
Depremlerin ilk 24 saatinde eleştirilen askerimiz de tüm imkânlarıyla seferber olmuşlardı. Soner Yalçın ve Barış Terkoğlu’nun yazılarından öğrendim. Deprem, sel ve doğal afet gibi olaylarda asker ve polisin iş birliğini sağlayan ve 17 Ağustos depreminde büyük katkı koyan Asker ve Polis’in anında alanlara çıkmasını sağlayan EMASYA protokolünün, basiretsiz yöneticiler ve FETÖ kumpaslarıyla nasıl yırtılıp atıldığını. Darbeye zemin hazırladığı gerekçesiyle, kullanışlı aptalların da desteğiyle bir kampanya sonucu, EMASYA protokolü bu kez Ergenekon kumpasında yok edilmişti. Ders alınmadığı için de 15 Temmuz 2016 hain darbe girişimi yaşandı.
Ders alıyor muyuz peki?
Hiç sanmıyorum.
Çiğdem Toker’in T 24’teki yazısını okuyorum. Yüzyılın felaketi yaşanmasaydı, tam da bugünlerde, TBMM’de torba yasa kapsamında bir teklif çoktan kabul edilmiş olacak ve bir başka kötü kader planı da bizi bulacaktı. Kıyı Kanununda değişiklik yapmayı amaçlayan o kanun teklifinde, küçük kelime rötuşları yapılarak, kıyı dolgu alanlarının altına yer altı otoparkı yapılmasının önü açılacaktı. Yani denizi, havalimanlarını, yollar için doldurmak yetmiyormuş gibi bir de altına otopark yapılmasının önü açılacaktı. Bazı vekiller, rant amaçlı olmadığını öne sürerek, dolgu alana yapılan millet bahçelerini gösteriyorlar. Ve bizler biliyoruz ki, dolgu alan, otopark ya da başka bir amaçla olsun, yapılaşmayı da beraberinde getirir. En kötüsü, deniz verdiğini mutlaka geri alır…
İstanbul Sabiha Gökçen Havalimanının yakınında imar planı değişikliğiyle ormanlık alanda kurulacağı açıklanan Türk-Japon Üniversitesinin İmar Planları da yargıya taşındı. Devlet Orman alanlarında 8 kat yüksekliğinde binalar yapabilecek. Bu nedenle tepki görüyor. Kapadokya Alan Başkanlığında yaşanan yıkımları düşünüyoruz, Ormanlık alanlara yapılacak 8 katlı binaları ve Uludağ Alan Başkanlığı da ister istemez kâbusumuz oluyor.
Profesör Naci Görür, ekranlarda Bursalıları uyarıyor. Osmangazi, Yıldırım, Nilüfer, Gemlik, Mudanya büyük tehlike içinde diye. Uludağ eteklerine doğru veyahut İnegöl tarafları daha sağlam zeminli diye… “Aman diyorum. Üstat Uludağ eteklerine doğru dedi, Uludağ’a demedi!” diye sesli düşünüyorum.
Depremlerin üzerinden 95 ve 104 saat geçti. En keskin ve yıkıcı doğa şartlarına rağmen, doğaya, doğaüstü bir gayretle direnen, mücadele eden, bir can, bir nefes daha kurtarabilmek için, canını hiçe sayan binlerce insan… Minnet duyuyorum. Şiirdeki gibi yuvasız çalıkuşlarına, kafesteki kanarya kadar hüzünlenebiliyorum.
Deprem kargaşasında, acılara tutunarak, umut olan tüm bu insanlara yanlarında olamasam da sevgiyle sarıldığımı hissediyorum.
İyi ki varsınız, iyi ki varlar diyorum.
Bir de diyorum ki, vatanseverlik, siyaset üstü en büyük erdemliliktir. Eleştirmek şerefsizlik değildir. Depremden sağ kurtulan, kedilerle köpeklerin bile birbirine hasretle sarıldığı bu dünyada, bizi yeniden bu vatanseverlik kurtaracaksa kurtaracak diyorum.
Savrulamayız biz başka yörüngelere, kader planımız sadece bu Türkiye!...