İyilik ve yardımlaşma duygusu çok güzel bir haslettir. Lakin bu hasleti uygularken, karşımızdaki insanların da ruh hallerini göz önüne almak gerekir. Bazı insanlar vardır, muhtaç duruma düşse bile karakter icabı, kendisine teklif edilen yardımı kabul etmez… Bu bir karakter ve yapı meselesidir. Onun içindir ki iyiliklerin gizli ve kimseye duyurulmadan yapılanı faziletlidir. Öyle ki, bir elin verdiğini diğer elin görmemesi gerekir. Aksi takdirde, yapılan iyiliklerden sonradan marazlık doğabilir.

Eski dediğimiz kitaplarda Hz. İbrahim’e atfedilen bir olay vardır.  İyilik ve yardımın neden ve nasıl yapılması gerektiği hususunda bizlere fikir verir.

Yaşı oldukça ilerlemiş bir yolcu, bir akşamüzeri Hz. İbrahim Aleyhisselam’ın yaşadığı köydeki evinin önünden geçerken kendisine misafir olup geceyi geçirmesi, konaklaması için Hz. İbrahim (AS)’ın kapısını çaldı. Köyüne gitmek için yola çıktığını ancak karanlık bastırması ile misafir kabul edip edemeyeceğini sorar.

Adam oldukça yaşlı üstü başı perişan vaziyette olup, konuşmalarından ve dış görünüşü itibariyle iman belirtisi de göstermiyordu.

Hz. İbrahim ise kapısını çalan bu insanı hak yoluna davet etmenin tebliğ görevi olarak peygamberliğinin gereği olduğunu düşünmekteydi.

Yaşlı adama hitaben ‘’seni evime misafir olarak kabul edebilmem için bir şartım var dedi. Şartım da Allah’a iman edersen misafirim olabilirsin’’ der.

Adam bir çöl bedevisi idi.  Hz. İbrahim’in bu teklifini kabul etmedi ve homurdanarak kızgın bir vaziyette, akşamın son ışıkları altında yaşadığı köyünün ufkuna doğru yola koyuldu.

O gece Hz. İbrahim uyuyunca rüyasında bir nida geldi. “Ey İbrahim!” biz o insana ömür verdik, mal verdik, evlatlar verdik, rızık verdik.  Bütün bunlar karşılığında ona hiçbir şart koşmadık. Ama sen kulum! Ona bir gecelik misafirlik için iman etmeyi şart koştun.

Bu uyarı ile aklı başına gelen ve yaptığından pişman olan İbrahim (AS) yatağından fırlayarak o adamın bulunduğu köyüne vardı. Onu tekrar evine davet etti.

Bu durumu gören yaşlı adam “Koştuğun şarttan neden vazgeçtin?” diye sorunca Hz. İbrahim “Allah bana hiçbir karşılık istemeden ve senin iyiliğin için olsa bile şart koşmadan iyilik yapmamı emretti” karşılığını verdi.

Bu yüce erdemli sözü duyan ihtiyar “Seksen yıl bihaber yaşadığım Allah’a şimdi iman ediyorum” diyerek hak yoluna girdi.

Deprem felaketinden sonra yaşadığımız, olaylara bakarsak, bizi idare edenlerin iktidarı ile, muhalefeti ile hala akıllarının başlarına gelmediğini, sağduyu ve anlayış gibi hasletlerinin taşlaşmış olduğunu görüyoruz. Felaketler bizler gibi vatandaşları; ırk, din, dil ve etnik yapı farkı olmaksızın bir araya getiriyor. Aynı çatı ve fikir birliği içine sokabiliyor. Ama bizi idare edenlerde bu ruhu göremiyoruz. Yukarıdakiler normal bir vatandaş gibi sağduyulu olamıyor.  Basın ve kameralardaki yansımalara bakarsak, tek bir vücut olmamız gereken bu birlik ve dirlik günlerinde, hala ayrışmanın gizli, tohumları atılıyor. Kutuplaşma ve nefret söylemleri sanki bizi idare edenlerin beyinlerinde kök salmış, siyasi görüş ayrılıkları toplumu kesin hatları ile de ikiye bölmüş durumda. Herkes bi taraflığı bırakarak bir taraf olmuş. Kendisini bir gruba hapsetmiş gibi. Nefret ve nifak tohumları öyle ruhumuzu sarmış ki; karşı gruptan karşı görüşten birisi ekmek de atsa, ona bile kötü mana yükleyecek fanatizm beynimize yerleşmiş.
Halbuki daha düne kadar biz hep birlikte kol kola omuz omuza İstiklal Savaşı’nı kazanmadık mı? İkiliğin olduğu yerde başarı mümkün mü? Bazı kafalar, sosyal bir organizasyon olan devleti bile sahiplendiler. Sanki bu ülke o grubun babalarının malıymış gibi, devletin imkanlarını kendi gruplarına doğru yönlendirmediler mi? Devlet kadrolarına memur alımları, kamu ihaleleri, belediyelerin imkanları ve hizmet anlayışları, ehliyet ve liyakat bir tarafa atılarak, iktidar mensuplarına peşkeş çekilmedi mi? En ufak bir kadroya memur alımında bile önce, iktidar partisinden icazet alınması artık olağan hale geldi. Nimete gelince önce bizim, külfete gelince de sizin olsun felsefesi, iktidar mensuplarının adeti haline geldi.