Eski ABD Devlet başkanlarından Henry Kissinger’in bir tespiti “yiyeceği kontrol ederseniz, insanları da kontrol edersiniz.”

Bu gerçeği bugünlerde temel gıda maddelerine yapılan aşırı zamları gördüğümüz de aklımız çalışmaya ve neler oluyor diye sorgulamaya başladık. Halbuki bugün; pazardaki veya marketlerin vitrin raflarındaki fiyat etiketlerindeki rakamlar yükseldiğinde ancak anlayabildik. Çünkü bundan önce köylümüz çiftçimiz ucuz ucuz üretiyor, şehirli olarak bizler de sessiz sedasız tüketiyor, yeri geldiğinde, yemeklerden sonra ellerimizi ağzımızı yıkamak yerine bir ekmek parçasıyla ağzımızı silip atıyorduk. Ekmek dediğimiz nimetin önümüze geçinceye kadar akıtılan alın terini hiç düşünmedik. Hatta onu fakirin ekmeği olarak değerlendirdik. Geçmişimizi de bilmediğimizden, İstiklal Savaşı sonrasında sadece bir lokma ekmek bulabilmek için çuvalla para versek bile tedarik edemediğimiz günleri hiç hatırlamadık.

Ancak gıdanın önemini küresel sermaye, küresel sermayenin akıl babası ve danışmanı olan Kissinger gördü. Bundan otuz sene kadar önce, Türkiye de dahil çok uluslu büyük şirketler yatırımlarının çoğunu geleceğin parlayan yıldızı olan gıda üretimine ayırmaya başladılar. Türkiye’nin sanayi alanında büyük yatırımları olan KOÇ ve SABANCI gibi ailelerin yatırım föylerinde ve blançolarında bundan kırk-elli sene kadar önce gıda üretimi ile ilgili bir kalem göremezdiniz. Sadece yurtdışı ortaklı şirketlerin emrinde yarı sanayi mamullerini montajla üretir büyük karlarla iç piyasaya satarak kârlıklarını sürdürdüler. Ne zaman ki; gıdanın gelecekte stratejik bir ürün olacağını anlayınca, holdinglerinin bünyelerine et, süt, su vs. gıda ürünlerini üretecek şirketlerini ilave etmeye başladılar. Bu aileler artık Türkiye’de ambalajlanmış gıda üretiminin çoğuna sahipler. Tabi ki büyük sanayici olarak bugüne kadar saygı duyduğumuz bu aileler, yeni gıda çiftliklerini de çok uluslu şirketlerle iş birliği ve ortaklıklar kurarak gerçekleştirme yolunu seçtiler. Bu ortaklıkları kurarlarken de, insanımıza iş ve aş kapıları açtıklarının reklamını yaparak tesis ettiler. Ancak yaptıkları şu ülkeye hizmet değil sömürü hortumlarının bağlı olduğu küresel sermaye idi. Efendileri onları öyle bağlamıştı ki; onların izni olmadan bakkal dükkanı bile açamaz hale geldiler. Örneğin biz biliriz ki, Sabancı ailesi, sahip oldukları sermaye ve tesisleri itibariyle Türkiye’mizin vergi sıralamalarında da ilk onda yer alan bir ailedir. Lakin Türkiye’de yıllardır faaliyet gösteren yabancı ortaklı bir marketler zincirinin de ortağıdır. Amma velakin bu Fransız kaynaklı yabancı marketler zincirinin adının sonunda “SA harflerini görsek bile, o işletmenin yabancı ortaklarının olduğu gerçeğini değiştirmez.  Bugün kapılarını çaldığımız ünlü marketlerin çoğu da yabancı ortaklıdır. Bu büyük marketlerin çalışma düzeni de tamamen insan gücüne dayanır. Bizim önceleri bakkal diye isimlendirdiğimiz ticaret şeklinin, daha kapsamlı olanıdır marketler. Bakkal dükkanında yüz çeşit mal bulunuyorsa, büyük marketlerde de beş bin çeşit mal bulunur. Mahalledeki bakkal dükkanını bir kişi çalıştırır, marketlerin çalışanı ise beş yüz kişidir. Koskoca devasa bir sermaye birikimine sahip olan Sabancı ailesi haşa bir bakkal dükkanı kurup çalıştıramıyor mu? Yanına yabancı bir ortak alıyor. Maksat kapasite ve insan meselesi değil, Türkiye’den sıcak paranın yurt dışına transferidir. Sayın Erbakan sağlığında kamera karşısına çıkıp da, Türkiye’nin nasıl sömürüldüğünü anlattığını gösteren video klibinde olduğu gibi, Türkiye’deki sermaye sahiplerinin normalde kendi imkanları ile üstesinden gelebilecekleri bir işte, yanlarına yabancı ortak almaları vantuz gibi sömürü hortumlarını Türk insanının cebine sokarak, parasını hortumlaması çabalarından ibarettir. Zira küresel sistem insan odaklı değildir. Hizmet merkezinde insan yoktur. Çalışma mekanizmaları her geçen gün artan bir şekilde kar odaklı olarak çalışmaktadır. Kar etme hevesleri, insan da bir tutku haline dönüşünce de, geçtik helal haramdan, sağlığa faydalı mı yoksa zararlı mı? düşüneside olmuyor. Ben kazanayım da, dünya ne olursa olsun fikri zamanla, insanı da yaşadığımız çevreyi de yaşanmaz hale getiriyor. Bugün, gelecekte insanlığı bekleyen en büyük tehlike, finansal krizlerden doğal felaketlerden, nükleer savaşlardan çok daha da vahimi, bütün boyutları ile çevre kirliliğine, doğal dengenin ve dolayısı ile habitatın yok olmasına ve sonuç da insan ve canlıların sağlığının bozulmasına neden olan biyoemperyalizimdir. Topsuz tüfeksiz insanoğlunu önce kontrol altına alıp sonradan da tüketim sürüleri haline dönüştürür.  Bu konuda kitaplar yazan Sayın İsmail TOKALAK’ın “Dünyadaki gerçek terör, adaletsizliğin hukuksuzluğun aşırı ve gereksiz tüketimin, açgözlülüğün ve denetimsizliğin yarattığı terördür”  cümlesi bazı gerçekleri özetler niteliktedir.

Devam edecek…