Türkiye’de bugüne kadar bütün iktidarlar, benim köylüm, benim çiftçim diyerek seçimlerde iktidara geldiler. Fakat seçimlerden önce benim dedikleri o kitlenin dertlerine çare hususunda hiçbir gayret sarfetmediler. İnsan havsalası nisyanla maluldür hesabı, köylü ve çiftçi ise, kendi üzerlerinden devşirilen bu istismar planlarını görmedi veya görmek istemedi. Köylerimiz bugüne kadar sadece mevcut iktidarlarca oy deposu olarak hatırlandı. Köy yerleşim yerlerinin idari yapısı kurulduktan itibaren, çiftçi kendi başına toprağını ekti biçti. Babasından atasından gördüğü yöntemlerle tarlasını sürdü. Ata tohumlarını GDO’lu genetiği değiştirilmiş organizmaların Türkiye’ye girmesine kadar üretimine sahip oldu. Üreticimiz eski usul tohumları tarlasına eker, çıkardığı mahsulün bir kısmını pazarda satarak ihtiyaçlarını giderir, ürününü satmadan önce de tohumluğunu bir kenara ayırır, ekim zamanı geldiğinde ekstra bir tohum masrafı yapmazdı. Karpuz kavun ekecekse, bilhassa ilk çıkan kavun ve karpuzları tam olgunlaştırdıktan sonra çekirdeklerini çıkarıp gelecek sene tekrar ekerdi. Domateste, biberde, salatalık ve patlıcan gibi tüm ürünlerde yerli tohumunu kendi üretir ve her sene bu döngü böyle devam edip giderdi. Tarlasına suni gübre atmayı bilmez, damında beslediği hayvanlardan elde ettiği tabii gübresini toprağa serer, toprak ve iklim dengesi de henüz bozulmadığından, yağan yağmurla üretimini yapardı. Buna rağmen tarımda geleneksel üretim metotları ile Türk insanının karnını doyurdu, hatta daha da ileri giderek, Türkiye’nin ihtiyacından fazlasını da üreterek, ihracat gelirlerine çok büyük faydalar sağlardı. Hatta bundan elli sene kadar önce, ihraç ürünlerimiz ihraç kalemlerinin ilk beş sırasını teşkil ederdi. Eski tarihlerde sınırlı teknolojik imkanlarla Türk çiftçisi tarım ürünlerinde Türkiye’nin ihtiyacını karşılardı. Fakat bugün ziraati kolaylaştırmak için her türlü teknolojik aletler, ilaç, gübre gibi mücadele araçları ile dekar başına üretim iki üç katına çıktığı halde bugün Türkiye’nin ihtiyacını karşılamaktan çok uzak… Aksine her sene bir kısım tarım ürünlerinin yarıdan çoğunu, bir kısmının da tamamını dışarıdan ithal ediyoruz. Türk tarımının bu hale düşürülmesinde sorun köylünün üretim metotlarına uyumunda değil, iktidarların Türk tarımı için reva gördükleri politikalarındadır. Daha doğrusu iktidar tarafından bir tarım politikalarının olmayışıdır.

Köylümüz ve çiftçimiz, bugünkü iktidar dönemindeki kadar aşağılanmadı, yok sayılmadı. İktidar partisinin on altı yılı aşan iktidarı döneminde, ne seçim propagandalarında ve ne de seçimlerden sonra ki icraatlarında köylü ve çiftçi için bir iyileştirme ve hizmet projesini görmediğimiz gibi, propaganda söylemlerinde de köylü ve çiftçinin dertlerine çare babında bir sözlerini duymadık. Köylü adeta yok sayıldı. İktidarın gündeminde de köylü yok sayıldığı içinde, elde avuçta devletin elindeki tüm fabrikalar özelleştirme adı altında elden çıkarıldı. Çiftçinin ürettiği malları değerlendiren bu fabrikalar satılırken de maalesef köylümüzün ve onu temsil eden oda birliklerinin ciddi manada bir karşı duruş sergilediklerini göremedik. Karşı taraftan da bir tepki gelmeyince iktidarın bu tür muameleleri de meşrulaştırılmış oluyor. Köylümüz ve çiftçimiz içinde bulundukları zorluklardan kurtulması için, talep ve isteklerini her zaman siyasilere iletmeli. Velev ki bu taleple, iktidarlar tarafından kabul görmese de, nasıl olsa ilgililer bizim tepkimizi kâle almıyorlar düşüncesi ile haklarını ve hak ettiklerini almaktan ve aramaktan vazgeçmemelidir.

Tarımsal üretimin en büyük ayağı çiftçimizdir. Çiftçiler olmadan onlar üretmeden sofralarımız şenlenmez. Eğer ülke olarak ileride açlıkla burun buruna gelmek istemiyorsak, köylümüze gerekli değer ve desteği vermeliyiz. Bugünkü hükümet politikalarında olduğu gibi üç beş yandaş müteahhidin milyarlarca liralık borçlarını sileceğimize, üreten Türk köylüsünün üç beş liralık borcunu silmeliyiz ki, köylü tohumunu eksin tarlasını sürsün hayvanını besleyerek üretime dahil olsun. Eğer bugün olduğu gibi köylümüze üretimden ve tarlasından uzaklaştırırsak, ileride şehirlerde yaşayanlarımız içinde bir felaket senaryosu hazırlamış oluruz. O zaman da çok geç kalırız. Çünkü gıdayı ithal ederek insanlar ve devletler hayatlarını idame ettiremezler. Her ülke kendinde fazla olan gıda ürünlerini dışarıya satar. Kendi milletinin ihtiyacı olduğunda boğazından kesip de dışarıya mal satmaz.

Devam edecek…