Dünkü yazının devamı…

Onun içinde devletin bir gıda politikası olması gerekir. Saldım çayıra Mevlam kayıra diyerek elini ayağını tarımsal üretimden çekerek kendi haline bırakmamalıdır. Maalesef Türkiye de öteden beri devletin bir tarım politikası olmamıştır. Bırak devletin tarım politikası olmayışını, hatta Türk tarımına en büyük zararlar verecek politikalar izlendiğini görüyoruz.

Prof. İlbey Ortaylı’nın 2 Eylül 2019 tarihli ‘DELİCE’  başlıklı bir yazısında iktidarların tarım konusunda ülke toprakları üzerinde ne denli hassas olduğunu gözler önüne seriyor.

1951-1952 yıllarında İspanya Hükümeti, Türkiye’den çok yüksek miktarda odun kömürü satın almak istiyor.

O güne kadar İspanya’ya yapılan ihracat kalemleri arasında yer almayan bu talebin bir de özel şartı vardı:

Kömürler İskenderun’dan Saroz Körfezi’ne kadar Akdeniz ve Ege sahillerinde doğada kendiliğinden yetişen ‘delice’ ağacından elde edilmesi isteniyordu.

İstek dönemin Hükümeti tarafından yüksek getirisinden sevinçle karşılanıyor, ülkemizde bol miktarda bulunan delice kömürü ihraç edilmeye başlanıyordu.

Görgü tanıklarının anlattıklarına göre, limanların üzeri gemi yüklemeleri sebebiyle kara bir bulut ile kaplanıyor göz gözü görmüyordu!

O yıllarda Ankara’da görev yapan ABD Ticaret Ataşesi, dönemin Dışişleri Bakanı’na ihraç edilen kömürün İspanya tarafından nasıl değerlendirildiği ya da nerelerde kullanıldığını araştırıp araştırmadıklarını soruyor.

Aldığı cevap, getirisinin önemli olduğu, nerede kullanıldığının Türkiye’yi ilgilendirmediği şeklinde oluyor. Bunun üzerine ataşe konuyu kendisi araştırıyor ve otoyollarda dolgu malzemesi olarak kullanıldığı bilgisine ulaşıyor. Bununla yetinmeyip ABD’de tanıdığı mühendislerden bilgi alıyor ve otoyolda kömür dolgunun bir yararı olmadığını öğreniyor.

Öğrendiklerini Bakan’a iletiyor, Türkiye’nin rahatsız olmadığını, gelirden dolayı memnun olduklarını söylüyor, konu kapanıyor...

Delice ağacının zeytin aşılamak için en uygun ağaç olduğunu bilenler Türkiye’ye oyun oynamışlardı.

Sonuç olarak İspanya dünyanın en büyük zeytinyağı ihracatçısıdır ve ne tesadüf ki aynı yıllarda Türkiye margarinle tanışmıştır…

Türkiye de köylü olmak ve köylülük bir medeniyet algısı olarak anlaşıldı. Köyler de yaşayanlar cahil, kaba, sosyal olmaktan uzak, içine kapanık sanki ilk çağlardaki bir yaşam tarzı anlayışı biçildi. Şehirli olmak bir erdem ve medeniyet algısı olarak anlaşılmaktadır. Bu sınıflamayı yapanlar da ne yazık ki değerlendirmelerini coğrafi konum ve sahip oldukları dünyalıkları kriter aldılar. Halbuki medeniyet dediğimiz olgu bir milletin yaşadığı devirde sahip olduğu maddi manevi varlıklarımızın tamamını ifade eder. Onu coğrafi bir bölge anlayışına indirgemek safdillik olur. İnsan köyden çıkıp kente gelmekle, arabaya binmekle, apartmanlar da yaşamakla kentli olunmaz ve medeni de olunmaz. Gerçek manasıyla medeniyet kavramına bakarsak, köylerin bir yaşam tarzı, kültürü, terakki anlayışı, tarihten süregelen adet ve anlayışları vardır. Velhasıl köy medeniyet dediğimiz kültür olgusunun anası ve doğduğu yerdir. Şehir ise bu kültürün geliştiği ve büyüdüğü yerdir. 

Velhasıl köylü de olsak kentli de olsak sonuç da hepimiz insanız. Bir damla sudan yaratıldık. Birbirimizi diğerinden üstün görme anlayışından kurtulmalıyız. Şehirlimiz de köylümüz de hak nazarında eşit birer insandır. Üstünlük ise sadece takva nazarından olaylara bakıştadır.

Bugüne kadar, siyasi iktidarların köy ve çiftçiye bakış açıları, öyle veya böyle olsa da, bu aşamadan sonra çiftçimiz ve köylümüzün sorunlarına nasıl çare olabiliriz? sorusunun cevaplarını aramalıyız. Zira sorunları, dertleri söylemekle o sorun o dert çözülmüyor. Köy ziyaretlerimiz neticesinde köylünün ağzından dökülen sorun ve sorunlara çarelerimizi şöylece sıralamak mümkündür.

Devam edecek…