Dünkü yazının devamı…

2-)Köylü ve çiftçinin mağduriyetine sebep olan eylemlerin en önemlilerinden birisi de, devlet, köylerle ve çiftçi sorunları ile ilgili bir kanun hazırlarken, sorunlarla bizzat yaşayan köylü ve onun gerçek temsilcilerine sorup, onların bu konudaki görüş ve önerilerini nazara almamasıdır. Hâlbuki köy ve çiftçileri ilgilendiren bir yasa çıkarılırken, en azından kanunun komisyonlara geldiği sırada acele edilmemeli, köyde yaşayanların temsilcileri olan ziraat odaları ve birliklerden çözüm önerileri istenmeli, çünkü köylü ve çiftçinin halinden yine köylü ve çiftçi anlar. Hastalandığında doktora gittiğimizde, doktor tedaviye geçmeden önce, hastalığı teşhis için bizzat hastanın kendisine sorular sorar, ondan aldığı bilgilere göre muayenesini yapar, hastalığı teşhis eder, ona göre de ilaç yazar veya tedaviye girişir. Doktor hiçbir zaman hastadan bilgi alma yerine, alakasız birinin harici anlatımlarına dayanarak veya hastanın yüzüne gözüne bakarak tedaviye başlamaz. Mutlaka hastanın dertlerini dinler. İşte köylünün ve çiftçinin sorunlarını çözmek için hükümetler bir düzenleme yapacakları zaman mutlaka köylüyü bizzat dinlemedirler. Aksi takdirde sorunları çözeceğimiz yerde daha da karmaşık bir hale getirir, sonuçda çıkardığımız yasa sorunu çözeceği yerde kendisi sorun olur ve sorunlar yaratır.

Devletin ben yaptım oldu mantığı ile çıkardığı ve uygulamaya kurduğu birkaç yasanın kritiğini yapacak olursak, devletimiz köylerdeki tarım alanlarının amaç dışı kullanılmaması ve bölünmeyi önlemek için 5403 sayılı toprak koruma ve arazi kullanımı kanunu çıkardı. Bu kanunu çıkardı ama topraklar köylünün elinde kalsın düşüncesiyle çıkarıldı ama uygulama tam tersi oldu. Köylünün elinde kalan üç beş dönüm arazi de 3. şahısların eline geçmesine zemin hazırladı. Bu yasa ile dünya anayasalarının tamamında kutsal sayılan mülkiyet hakkı ihlal edilmiş oldu. Köylü ve onu koruyacak oda ve birlikleri uyudukları için anayasaya aykırılığı da ileri sürülmedi. Bu yasa gereği tarım arazileri tek parça 20 dönümden aşağı olamaz. Ama bugün Bursa köylerinde tek parça olarak 20 dönüm tarla kimde kaldı, kaç kişi de var? Ülkemiz sağlıklı bir sanayileşme sürecine geçmediği için, köyden şehre göç edenler ellerindeki araziyi bir sigorta olarak ellerinde tuttular. Haklılar da. Zira geçimini sanayi de sağlayamadığı, iş bulsa bile aldığı maaşı insanca yaşamasını temin etmediğinden, vatandaş köydeki arazisini ve hissesini ileride satar da bir ev alırım düşüncesi ile elden çıkarmadı, çoğu atıl bir vaziyette kaldı. Kaldı ki tarlasını ekip biçse de, bir şeyler üreteceğim diye çabalasa da mevcut ekonomik pazar ortamında, hak ettiğinin karşılığını alamadı. Satayım da bari bir derdime çare olur düşüncesiyle bekletti.

Yasaya göre tarımsal arazinin maliki vefat edince, eğer mirasçılar mirasın açılmasından itibaren bir sene içinde anlaşıp, tarlalarındaki hisselerinin mülkiyetini aralarında birine devretmezlerse veya tasarruf konusunda anlaşıp bir şirket olarak işletmezlerse, toprak bölünmesin diye devletin müdahalelerini öngörmekte, zamanla devlet mahkemelerde ortaklığın giderilmesi davası açıp yeri en çok para verene bu tarlaları satabilecektir, köylünün bu toprakları alacak maddi gücü olmadığı içinde zengine devlet tarafından peşkeş çekilmiş olacaktır. Devlet bu kanunla tarım arazilerini bir işletme olarak düşündüğü içinde bu yasa gereği sınır komşularını da bu şirkete dahil etmiştir. Yani bu şu demektir. Sen mirasçılarla anlaşıp tarlayı bölmeden tek bir kişi üzerine alamamışsan ve tarlanda hisseli olarak kaldıysa,  sınır komşularından birisi senin parseline ortaklığın giderilmesi davası açarak senin babandan dedenden kalma tarlanın mülkiyetinin komşuya geçmesi ihtimali de vardır. Nitekim bu değişikliğe dayanarak mahkemelerimizde davalar açılmaya başlandığınıda görüyoruz. Bu şu demektir. Çok zengin birisi istese bir köyün topraklarının tamamına zamanla sahip olabilir. Bu yasa iyi olsun diye çıkarıldı ama uygulamada köylüyü ve köylülüğü bitiren bir yasadır. Tabiri caizse köylünün darağacını hazırlayan bir yasadır.

Devletimiz, tarımda ucuz sulama yaptırmak amacıyla büyük masraflar yaparak göletler ve sulama barajları inşa etmiştir. Bu sulama barajları sayesinde maliyetler düşecek, çiftçinin cebinde sezon sonu daha fazla para kalacaktı. Ancak devlet bu sulama barajları yaparken, sulama suyunun kalitesini artırıcı hiçbir tedbir almamaktadır. Baraja su temin eden dereler ve çaylara tabiata zararlı kimyasal atıkların denetimini ve kontrolünü yapmadığı için barajda biriken sular insan ve çevre sağlığı açısından zararlı bir hale gelmektedir. Fabrikaların, sanayi sitelerinin atıkları ile özelliğini kaybeden suyu, tarlaya verdiğimizde ise beş sene gibi bir zaman geçmeden, köylünün toprağı çoraklaşmakta olduğu gibi, bu su kullanılarak üretilen sebze ve meyveler tüketiciyi de zehirlemekte ve sosyal yapımızda büyük sağlık sorunlarının çıkmasına sebep olmaktadır. İyi niyet ve büyük masraflarla yapılan tesisler, su havzalarının bilinçsizce korunmaması sayesinde kısa sürede atıl bir vaziyete dönüşmektedir. Bu itibarla devlet bir sulama barajı ve göleti yapacağı zaman öncelikle, o barajı besleyen dere ve kaynakların temiz olmasını sağlayan fizibilite çalışmalarını iyi işletmelidir. Gerektiğinde müdahale ederek, zararlı atık üreten fabrika ve tesislere su arıtma sistemi kurmasını zorunlu hale getirmelidir.

Devam edecek…