Dünkü yazının devamı...

Hakeza devlet hayvancılığı geliştirmek ve et üretimini daha verimli hale getirmek istiyorsa, yukarıdaki sistemi olduğu gibi merkez köy uygulamasına geçmelidir. Şehir merkezlerindeki veterinerler, pilot köylere araç gereç ve yardımcı personeli ile birlikte gönderilmelidir. Merkez köye bağlı olan kaç köy varsa, o köyde damlardaki küçük veya büyük baş hayvanları, adet ve tüm özellikleri ile birlikte bilgisayar programına yüklemelidir. Kurumun başındaki veteriner arkadaş böyle olunca kendine bağlı köyler de hayvan sayısı vs. gibi özelliklere vakıf olur. Duruma göre haftada bir veya ayda bir bu damları bir bir dolaşan varsa, hastalık doğum vb. gibi değişiklikleri programına yükler, besiciye yük olmadan hastalık vs. gibi engelleri birlikte göğüsler, et veya süt üretimini en üst seviyede elde etmenin yollarını birlikte arar ve bulurlar. Dediklerimizi hayata geçirmek pek zor olmasa gerek. Yeter ki devlet üretici ve köylüyü adam yerine koyarak, ülkenin kalkınmasının köylü ve üretimden geçtiği anlayışına sahip olabilsin.

Tarımsal faaliyetle geçimini temin eden köylüye en büyük darbeyi Büyükşehir Belediyeleri kanunu vurdu. Bu kanun gereği eskiden köy statüsünde olan yerleşim birimleri mahalleye dönüştürüldü. Köylerin tüzel kişiliği kaldırıldı. Sosyolojik olarak köy ve köylülük kimliği kaldırıldı. Köylünün iradesi elinden alındı. Tüzel kişiliği kaldırılan köylerin ellerindeki taşınır ve taşınmaz mal varlıklarının tamamı il ve ilçe belediyelerine devredildi. Köyün ortak malları üzerinden köylünün tasarruf iradesi kaldırıldı. Artık köy ortak malları ve meralar tamamen köylünün elinden alındı. Eskiden davarını, sığırını serbestçe merasında otlatan köylü artık emanetçi oldu. Büyükşehir yasası ile köylerin sadece elindeki malları alınmadı. Köylerin mahalleye dönüşmesi ile birlikte, emlak vergileri en az yüzde yüz oranında artırıldı. En küçük bir inşaat yapacağı zaman imar yasasının istediği prosedürlere tabiiyet getirildi. Artık köyler de yaşayanlar da inşaat yapacakları zaman şehir de olduğu gibi, imar durumu alacak, proje çizdirecek, kendi inşaatını kendin yapsan bile müteahhit ve sürveyan mecburiyeti olacak, tabiri caizse yüz metrekarelik bir samanlık yapacak olsan bile daha başlangıçta cebinden yirmi bin TL’ye yakın bir meblağ çıkacaktır. Tarımsal faaliyet gösteren işletmelerin mali yükü artacak, her ay beyanname gelir ve KDV vergileri, peşin vergi stopaj vs. gibi ek bir sürü harç ve vergileri ödemek zorunda kalacaklardır. Bütün bu güzellikler, Büyükşehir yasasının köylüye kıyağıdır.

Bugünkü iktidar köylere en son ve belki de en büyük darbeyi 31.10.2006 tarihli resmi gazetede yayınlanan 5553 sayılı tohumculuk kanununu çıkarmakla vurdu. Bu yasa ile tohumculuğumuz uluslararası şirketlerin hegemonyası altına girmiştir. Yasa özel şirketlere tohumculuk alanında tam bir denetim olanağı sağlamıştır. Yasa ile denetim yetkisi bile beynelmilel şirketlerin egemenliği altında bulunan tohumculuk birliğinin eline geçebilecektir. Yasa ile köylünün yerel tohumlarını ve bunlardan üretilen fidelerin satılması yasaklanmıştır. Yasanın çıkarılması sırasında yurtdışın'dan çok sayıda çevre ve çiftçi örgütü bile, Allah’ın kendisine bahşettiği en büyük biyo çeşitliliğine sahip münbit Anadolu topraklarının zenginliğinin yok edilmemesi için TBMMeclisi’ne mesajlar göndererek uyarmışlardır. Bizim köylümüz bizim çiftçimiz, iktidarlar tarafından uyuşturulduğundan tohumculuk yasasının çıkmaması için hiçbir toplantı ve girişimde bulunmamışlardır. Bırakın köylerdeki vatandaşlarımızı, sözde köylünün çiftçinin haklarını savunmakla övünen odalar ve birliklerden bile çıt çıkmamıştır. Zaten bizdeki iktidarlar, ülke aleyhine sonuçlar doğuracak, bazılarında da menfaat temin edecek hususlarda, bu tür kayırıcı yasaları da, kamuoyuna sunulmadan ve tartışılmadan ben yaptım oldu mantığı ile mecliste üç beş kişinin olduğu saatlerde gece yarısı operasyonları ile çıkarıldığını da hepimiz biliyoruz. Bu yanlışlıktan sonra Türkiye’de yerden mantar biter gibi bir sürü tohumculuk şirketi peydah oldu, dünyanın en büyük tohumculuk şirketleri Türkiye’de yatırım yapmaya başladılar. Sözde amacı yerli tohumların ıslahı olan bu yasa çıktıktan sonra pek çok şirket ıslah ve adaptasyon çabası içine girmek yerine, bilinen piyasadaki kendi çeşitlerinin çoğaltılması ya da ithalat yolunu tercih etmişlerdir. Bu yasa sayesinde Türk tohumculuğu yok olduğu gibi, üreten çiftçimizin de boynuna İsrail ve Hollanda sicimi geçirilmiştir. Eskiden kendi tohumunu kendisi üreten ve pazarlayarak yayan çiftçimiz, bu yasa sayesinde GDO’lu genetiği değiştirilmiş organizmalar dediğimiz tohumlar sayesinde,  dışarıdan tohum alamazsa tarlasını ekemez hale gelmiştir. Prof. İbrahim Saraçoğlu’nun “Ebter” kısır tohumlar dediği bu GDO’lu tohumların da tek üreticisi dünyada İsrail ve Hollandalı Yahudi firmalardır. Ebter tohumlardan sadece bir ürün alabilirsin. Aynı ürünün tohumunu alarak bir sonraki seneye tohum olarak kullanamazsın. GDO’lu tohumlar sayesinde biyolojik çeşitlilik yok olduğu gibi, dış etkenlere dayanıksız ve devamlı suretle ilaç kullanımı gerektiren ürünler nedeniyle de, önce insan varlığının vücut dengesi bozulmuş, virüsler ve mikroplarla savaşan bağışıklık sistemimiz çökmüştür. Onun içindir ki en ufak ve hatta 70 derecede ölebilen bir koranavirüs dahi bağışıklığı azalmış bir bünyeye girdiğinde ölüme varan sonuçları doğurabildiğini de görüyoruz.

Devam edecek…