Dünkü yazının devamı…

Bugün tohumculuk yasası sayesinde Türk çiftçisi uluslararası şirketlere bağımlı hale getirilmiştir. Eğer yazın ortasında domates-biber yiyeceğim dersen altının gramı ile eş değer de olan biber ve domates tohumunu İsrail’den veya Hollanda’dan almak zorundasın. Uyguladıkları sömürü politikaları ve bu politikaların ülkelerdeki iş birlikçileri aracılığı ile gerçekleştirdikleri alım satımlar sayesinde olağanüstü karlar bu şirketlerin kasalarına düzenli olarak, her gün akıtılmaktadır.  Bugün İsrail gibi küçük bir devlet ekilebilir tarım toprakları çok kısıtlı olduğu halde, Türkiye’nin otuz kırk katından daha tarımsal ürün ihracatı yapabilmektedirler. Konya toprakları kadar bir toprağı olan üstelik tarımsal ürün yetiştirmesi pek müsait olmayan iklimiyle Türkiye’nin yıllık tarımsal ihracatının on beş katı büyüklüğünde bir ihracaat geliri elde ediyorsa, o zaman Türkiye olarak bizim oturup da düşünmemiz lazım. Nerde hata yapıyoruz araştırmamız lazım. Salt hamasi duygu ve beyanlarla tarım gelirimizi yeterli seviyeye çıkaramayız.

Köylere en son ve belki de en büyük darbeyi yeni kabul edilen Büyükşehir yasası vurdu. Yasa ile Büyükşehirlerdeki on altı bin köyün tüzel kişiliği iktidarın tek bir cümlesi ile yok edildi. Cumhuriyetle birlikte yapılan harf devrimi sonunda koskoca bir milletin, mazi ile olan kültür bağları nasıl ki bir gecede yok edildiyse, okuma yazma oranı bir gece de sıfırlandı ise, büyükşehir yasası ile de bir gece de köylülük bilinci ve köy yaşamı sıfırlandı. 2012 yılında halkın yüzde 77.3’ü il ve ilçelerde yaşarken Büyükşehir yasası ile 14 adet il büyükşehir yapılınca, Türkiye de kentli oranı yüzde 91.3’e yükseldi.  Nerdeyse memlekette köylü bile kalmadı. Kala kala yüzde dokuzluk bir nüfus köyde kaldı, onlarında çoğu yaşlı ve gününü bekleyenler. Pekala bu yüzde dokuzluk bir köylü nüfusu üstelik harç – borç içinde iken yüzde doksanı nasıl besleyecek? Hiç düşündük mü?

Büyükşehir yasası ile birlikte köyler ve köylüler üzerine getirilen artı yükleri şöyle sıralayabiliriz.

Köy merkezlerinin, meraların, sulak alanların ve tarlaların iskana açılması mümkün hale geldi. Orman köylülerinin kentsel ranta açılması kolaylaşıyor, yabancılara toprak satışının önü de açıldı. Köy hükmü şahsiyeti elinde ve idaresinde olan personel, taşınır ve taşınmaz mallar il ve ilçe belediyelerine devredildi. İster tarımsal üretime dönük olsun, tarım ve köylü işletmeleri ve her türlü esnaf işletmeleri ruhsata tabi olacak. Daha önceleri olmayan emlak vergileri, belediye vergileri, harç ve katılım payları alınıp ilgili kurumlara ödenecek.  İl ve ilçe merkezine hizmetler sunamayan belediyelerin hizmetlerine ulaşmak imkansızlaştı. Önceleri ücretsiz olarak ulaşılan altyapı hizmetleri artık paralı hale geldi. Zaman gelecek köylü kendi evinin damında üç beş hayvan dahi beslemeyecek hale gelecektir. Aile çiftliği ile geçinen, az sayıda ineği, koyunu, keçisi ve tavuğu olan köylümüz, bu yasa tam işletildiğinde köy yerleşim alanı dışına çıkmak zorunda kalacak. Yerleşim alanı dışında arazisi olmayan köylü perişan edilecektir.

Köy, köktür tohumdur. Köy hem geçmişimiz ve hem de geleceğimizdir. Tüketen insanların savaşlara sürüklendiği bu ortamda, köylerimiz sakince üretimlerini sürdüren, geçmişle geleceğin harmanlandığı yerlerdir. Nerede yaşarsak yaşayalım, insan için sağlıklı bir doğal çevre kırsalda var olan köylü olmazsa, üretmezse herhalde, sebzemizi, meyvemizi, bakliyatımızı fabrikalarda mı üreteceğiz?

Köylü üretimi kestiğinde başımıza gelenleri hep birlikte gördük. Daha düne kadar mercimek nedir bilmeyen Kanada’dan geleneksel ürünümüz mercimeği ithal ediyoruz. M.Ö. 12 bin yıl önceye ait Göbeklitepe yazıtlarında buğday ticareti yapılırken bugün yurtdışından buğday ithal ediyoruz. Dünya fındığında %70’ini Türkiye üretiyor, lakin fındık borsası Hamburg’da. Bizim fındığımızın değeri Hamburg borsasından belirleniyor. Hayvanlarımıza yedirdiğimiz samanı dahi ithal eder hale geldiysek, bu durum köylümüzün kabahati değil bizi idare edenlerin basiretsizliğidir. Velhasıl eskiden tarlamızdan soframıza gelen gıdamız artık yurt dışından soframıza gelmeye başladı.

Anadolu köylüsü, âlim değildir ama ariftir. Arif’e tarif gerekmez. Köylü ve çiftçi bugün kendine karşı oynanan oyunların farkındadır. Küçük görmek amacıyla “köylü milletin efendisidir” diyenlerin içindeki gerçek niyetlerini de bilmektedir. Herkes yeri geldiğinde köylüyü efendi yapar. Ama hadi git biraz da efendinin yanında yaşa da biraz da sana efendilik bulaşsın diye köye gönderecek olsan, “ben bu işkenceyi hak edecek ne yaptım” diyeceklerdir. Maalesef köyünü terk edip de şehre gelip emekli olmuş insanlar bile, emekli olduktan sonra kendi köylerine dönüp de efendi olmak istemiyorlar. Köylümüz şu anda efendilikten beyefendiliğe terfi etmek istiyorsa, önümüzdeki yerel seçimlerde eline geçmiş olan oy silahını iyi kullanması lazım. Aksi takdirde, bu köle düzeni sürüp gider maazallah.