Osmanlı donanması son dönemlerinde çok güç kaybetmişti. Sultan Abdülaziz, 1861 yılında tahta geçti. Osmanlı tarihinde deniz tutkunu ve deniz gücüne en çok önem veren padişah olarak tanındı. Padişah, İngiltere ve Fransa'ya borçlanarak gemiler satın aldı. Nitelik açısından değil ama sayı olarak İngiltere ve Fransa'dan sonra üçüncü büyük donanmayı kurdu. Her ne kadar kimi uzmanlar Aziz dönemi donanmasına "müze donanması" diyorlarsa da, yine de güçlü bir donanma kurulma çabasının yoğunluğunda birleşiyorlar.

Sultan Abdülaziz tahttan indirildiğinde Osmanlı donanmasının 30'u zırhlı, 76'sı ahşap olmak üzere 106 savaş gemisi vardı. Ne gariptir ki, Abdülaziz'in tahttan indirilme kararı, satın alınması için her türlü özveride bulunduğu Donanma Komutanlık gemisi "Mesudiye" zırhlısında 29 Mayıs 1875 tarihinde alındı.

Tahta geçirilen Sultan Murad'ın hastalığı bahane edilerek 93 gün sonra, tahta İkinci Abdülhamid geçti (31 Ağustos 1876). Yeni padişahın ilk işi de donanmayı Haliç'te çürümeye terk etmek oldu.

1908'de ilan edilen II. Meşrutiyet döneminin yeniliklerinden biri de 14 Temmuz 1909'da "Donanmayı Hümayun Muaveneti Milliye Cemiyeti"nin kurulmasıydı. Donanma yaptırma derneği hızla gelişti, ülkenin her yanında şubeler açtı. Cemiyet her fırsatta halktan para topluyordu. Herkes, ama herkes; yoksul, zengin bu kampanyaya katıldı, varını yoğunu verdi. Cemiyet, kahvehanelerde çalınan gramofon dinleme bedeli olarak ahaliden artırmayla para topladı, yardım sağladı. Bakkallar bile bir okka şekeri müşterilerine artırmayla satarak yeni yardım usulleri buldular.

Oldukça büyük miktarda para toplayan Cemiyetin gerçek amacı Yunan donanmasında bulunan "Averoff" zırhlısı ayarında bir dretnot satın almaktı ancak bu gemiye eşdeğer gemi bulunamadı. Bunun üzerine öncelikle Almanya'dan iki eski zırhlı satın alındı. Adları "Barbaros Hayreddin" ve "Turgut Reis" olarak değiştirildi. Sonra dört tane daha alındı.

Bir ülkenin savaş sanayisini ayakta tutmanın yolu, ürettiklerini başka ülkelere satmaktan geçer. Bu da dünyanın her köşesinde birbiriyle çatışan ülkeler yaratmakla gerçekleştirilebilir. İngiltere için de en iyi müşteri Osmanlı ve Yunanistan devletleriydi.

İngilizler, Çarlık Rusya'sının sıcak denizlere çıkma politikasından ne dereceye kadar rahatsız oluyorlarsa; Akdeniz'deki büyük Osmanlı donanmasından aynı derecede rahatsızlık duyuyordu. Onlara göre Osmanlı Devleti, Rusya'ya karşı güçlü ve kalabalık bir kara kuvveti yapmalı, deniz savunmasında ise İngiltere'ye bağımlı yaşamalıydı.

Özgürlük kazanan Yunanistan, Osmanlı Devleti'ne kıyasla bir küçük parçaydı ama bu Osmanlı'yı besleyen ana deniz yolunun tam da üzerindeydi. Yunanistan artık coğrafi olarak Osmanlı ekonomisine egemendi.

Osmanlı'nın donanmasız bir deniz imparatorluğu halinde oluşu, Yunanistan'ın özgürlüğünü kazanışının birinci nedeniydi. Böylece, iki ülke arasındaki silah ve gemi alımı hızlandırıldıkça hızlandırıldı.

İngiltere'ye 40'a yakın irili ufaklı savaş gemisi sipariş edilmişti. Başlangıç için o zamanın parasıyla dört milyon sterline iki dretnot ısmarlanmıştı. "Reşadiye"nin yapımına 1911 yılında başlanmış, ancak Balkan Savaşı patlak verince İngilizler gemi yapımını durdurmuşlardı.

Balkanlar'da olduğu gibi Güney Amerika'da da silahlanma yarışı hızlandırılmıştı. Özellikle Arjantin ve Brezilya arasında amansız bir deniz gücü kurma çekişmesi vardı. Bu sırada Brezilya yeni bir dretnot sipariş etti. Yapımına başlanmadan adı bile konmuştu: "Rio de Janeiro."

İngiltere ile Almanya arasındaki silahlanma rekabeti nedeniyle 1913 yılında teslimi planlanan geminin inşa süresi uzuyordu. Bu arada Arjantin ve Brezilya barıştı ve ekonomik sıkıntıdaki Brezilya gemiyi istemedi. "Rio" açık artırma ile satışa çıkarılacaktı.

İlk Balkan Savaşı'ndan yenik çıkan Osmanlı ile Yunanistan Rio'nun açık artırmasında bir araya geldiler. Doğrusunu söylemek gerekirse, o dönemde bu geminin başka alıcısı da yoktu.

Geminin alınabilmesi için banka kredisine gereksinim vardı. Fransız Perrier Bankası İstanbul'a % 12,5 faizle 4 milyon sterlin kredi açmayı kabul etti. Geminin değeri ise 2.275.000 İngiliz lirasıydı.

28 Aralık 1912 tarihinde Armstrong'larla yapılan anlaşma tamamlanmıştı. "Rio de Janeiro", bundan böyle "Sultan Osman I" adıyla anılacaktı. Süvarisinin kimliği de saptanmıştı: ‘Hamidiye’nin efsanevi kahramanı Rauf Bey!..

Hükümet Elswick'teki Vickers Ltd. şirketine ilk dretnotu sipariş etti. Geminin adı Padişah Sultan Reşad'ın adıydı. Ama kısaca "Reşadiye" deniyordu. İnşaatı kontrol için bir komisyon seçildi ve başkanlığına Binbaşı Vasıf Ahmet atandı. Komisyon 1912'nin son günlerinde İngiltere'ye giderek "Reşadiye"nin yapımını gözlemeye başladı.

"Reşadiye" 23.000 ton olacak, 21 mil hız yapacaktı. On adet 32'lik, on altı adet 15'lik topu ve üç adet torpidosu olacaktı. Bedeli 2.304.702 Osmanlı lirasıydı.

Gemi bedeli taksitler halinde ödenmeye başlandı. Ancak geminin inşaatı pek hızlı gitmiyordu. Vasıf Bey 1912 sonlarında Türkiye'ye döndü ve "Reşadiye" komutanlığına tayin edilerek 23 Nisan 1913'de yeniden İngiltere'ye gitti.

"Sultan Osman I" ise 27.500 tonluktu, hızı 23 mildi, on dört adet 30,5'luk, yirmi adet 15'lik topu ve üç adet torpili vardı. Çok güçlü bir dretnot idi ama oldukça da pahalıydı.

Her iki gemi de 1914 yılı ortalarında tamamlanmış olacak ve teslim edilecekti. Bu olasılığa karşı, Yunanlılar da ABD'den iki savaş gemisi aldı.

"Sultan Osman I"in komutanlığına, binbaşılığa terfi etmiş olan, Rauf Bey tayin edildi. Rauf Bey 8 Ocak 1914 tarihinde, gemiyi teslim almak için "Reşadiye" vapuruyla, yanında pek çok subay ve astsubay, İngiltere'ye hareket etti.

Vickers tezgâhlarına bir zırhlı daha sipariş edildi, adı "Fatih" kondu ve ilk taksidi de ödendi. Böylece Osmanlı donanması Yunanistan'ın "Averoff" zırhlısına karşı üç büyük ve modern gemi sahibi olacaktı.

Fakat İngilizler gemilerin yapımını geciktirmeye başladılar. "Sultan Osman I" çok önceden "Rio" adıyla inşa edilerek denize indirilmişti, geminin donanımı sürmekteydi. "Reşadiye" ise Londra Büyükelçimiz Tevfik Paşa'nın kızı Naile Hanım tarafından burnunda şampanya şişesi yerine gülsuyu şişesi kırılarak 3 Eylül 1913'de törenle denize indirilmişti. Böylece "Reşadiye" dretnotu dünya gemicilik tarihinde ilk olarak burnunda gülsuyu şişesi kırılan gemi oldu.

Ancak… İngiltere deniz rekabetinde Almanya'nın gerilerinde kalmak kuşku ve endişesini yaşamaktadır. İngiliz Hükümeti'nce, tersanelerinde yabancı devletler hesabına inşa edilen savaş gemilerine "kritik" zamanlarda el konulabilirdi. Deniz Bakanı Winston Churchill uzun süredir "Sultan Osman I"in yapımını izlemekteydi. Osmanlı Devleti'nin Almanya'ya yanaşmaya başladığını sezinlemesinden itibaren bu dev gemi İngiltere adına hayati bir obje olmuştu. Haziran ayı başlarında, İngiliz deniz kuvvetleri, Armstrong'lara, çevreye pek yayılmayan, bir "sinyal" vermişti. 27 Temmuz'da gemiyi teslim alacak Türk heyeti İngiltere'ye varmıştır. 31 Temmuz'da Churchill tersaneye bir yazı gönderdi: "Görünen koşullar çerçevesinde, Majestelerinin hükümeti olarak, tersanenizdeki herhangi bir geminin yabancılara teslim edilmesine izin vermiyoruz!.."

Parası ödenen "Sultan Osman I" gemisi resmi emirle gasp edilmişti!.. Aynı şey "Reşadiye" için de geçerliydi. 1 Ağustos 1914 öğleninde, yani gemiye Türk Bayrağı çekilmesine 20 saat kala, İngiliz milletinin çıkarları adına, İngiliz bahriyesi her iki gemiye de el koyuyordu!..

Son taksitler de hemen ödendi ve 2 Ağustos 1914 tarihinde son taksidin ödenmesinden yarım saat sonra, İngiltere Hükümeti "Sultan Osman I" ve "Reşadiye" zırhlılarına el koyduğunu ilan etti…

Vasıf Bey, Rauf Bey ve gemileri almak için İngiltere'ye gelmiş bulunan tüm personel, "Reşit Paşa" vapuruyla, 22 Ağustos 1914'de İstanbul'a döndüler…

Bu olay Osmanlı'da büyük tepkiler yaratır. Enver Paşa olay için "İngiliz kalleşliği" der.

David Walder, "Çanakkale Olayı" adlı çalışmasında şunları yazar:

"Olaydan birkaç yıl sonra Winston Churchill 'Büyük Savaş'ın Tarihi' adlı kitabında üstü kapalı olarak aslında Türklerin Yunanistan'a değil Rusya'ya saldırmayı tasarladığını söz konusu edecektir. Yani iki gemisine el konmasından önce, Türkiye, Rusya'ya saldırmayı tasarlıyordu. Bu  planlar, Churchill tarafından biliniyordu ve işin garip yanı bunları ondan başka bilen yoktu!.."

İngilizler "Reşadiye"ye "Erin", "Sultan Osman I"e ise "Agincourt" adını verdiler. "Agincourt", Norveç denizinde yapılan top atışlarında neredeyse kendi kendisini batırıyordu. Gemide büyük bir mühendislik hatası yapılmıştı. İki gemi de İngilizlere yâr olmadı, fazla kullanılamadı.

Bu konu Lozan Antlaşması'nın 58. maddesinde yer alacak ve ne yazık ki Türkiye ödediği 12 milyon altından feragat edecektir.