Hatırlatmaya gerek var mı bilemedim. 17 Ağustos 1999 sabaha karşı, yanılmıyorsam Cumhuriyet Dönemi sonrasındaki en yıkıcı depremi yaşamıştık. Bir depremde, o güne kadar insan kaybının en fazla olduğu, bu unutulmaz gece ya da sabaha karşı, yaşadığımız sarsıntı ülkenin en önemli bölgesini de neredeyse yerle bir edecekti. Çünkü, üretim ve finansın kalbi Marmara Bölgesi başta Kocaeli, Gölcük olmak üzere, neredeyse yerle bir olacak konuma geliyordu. Toplumun önemli bir bölümü uzmanların önerisi ile onlarca gece evine girip uyuyamadı. En büyük kayıp da insan açısından oldu. Ülkenin her bir köşesi, güzel ve kutsaldır ama, ekonomi, üretim ve eğitim açısından, her türlü olanağın toplandığı bir bölgedeki yıkımın etkisi ve de yetişmiş insan kaybı bir başka oluyor…Her can aynı kıymettedir ama bu cümleyi ülkeyi kalkındıracak yetişmiş insan gücü için sarf ettim. Neyse konumuza dönelim.Daha sonra o büyüklükte yaşadığımız Kahramanmaraş Depremi’nin yaraları henüz sarılamamışken, bölgemiz de kısa süre önce yine bir hareketlilik ile karşılaştı Sındırgı merkezli olarak… Bunlar bilinen ve yaşanmış olgular. Üzerinden tam 26 yıl geçmesine karşın, acaba depremlerin yıkıcı etkisini önleme ve bunun için tüm inşaat kurallarının uygulandığı depreme dayanıklı konut yapımı ve de felaket anında yapılacaklar konusunda toplumun hazırlığı yeterince yerine getirildi mi ? Asıl soru ve ilgilenmemiz gereken nokta işte burası. Günümüzde bir de bunlara, değişen iklim koşullarının yarattığı “orman yangınları” da eklendi sanki ve ülkemizin çok zayıf bir tarafı daha ortaya çıktı. Bunları belirtmez isek, sadece, 17 Ağustos’ta, daha sonraki Kahramanmaraş depreminde ve diğerlerinde yitirdiğimiz canlar için ancak dua ederiz. Ama sıra önlem ile bu konudaki denetime geldiğinde, bir felaket anında, birbirimizin yüzüne korkulu biçimde bakmaktan başka bir şey gelmez elimizden…Böyle felaketlerin benzerleri ile yarıştırılıp, farkları bulmak da bir işe yaramaz, bunu adım gibi biliyorum. Buna karşın, 17 Ağustos Gölcük Depremi ile, Kahramanmaraş felaketini bazı açılardan şöyle bir kantara koyalım bakalım ne göreceğiz diye bir kıyaslamaya da girdim nedense... Ne ölçüde doğru yaptım bilemiyorum. Felaketlerin, birbiri ile yarıştırılması kesinlikle değil benim söylediğim… Deprem anında yapılanlar, daha sonra yardımlaşma ve kamunun rolü ve de toplumun bu iki felaketteki duruşu açısından bazı farklar beynimde sıçrayıp duruyor !!! Örneğin Marmara depreminde ilk haber gelir gelmez, yöreye en yakın askeri birlikler birlik komutanlarının emri ile deprem bölgesine giden ilk kurtarıcılar olmuştu. Çünkü, böyle anlarda en gerekli iki kurumdan biri Silahlı Kuvvetler birlikleri ile, Zonguldaklı madencileridir. Her iki kurumda görevini büyük bir vatanseverlik içinde gerçekleştirmişti o depremde... Son büyük depremde ise, en yetkili yerden saatlerce komut beklendi bölgeye gitmek için…Marmara depreminde, AKUT ve benzeri sivil kurtarma ekipleri ile, yurt dışından hemen gelebilen yabancı ekipler, göçük altından kurtarma açısından kısa sürede sonuç aldılar.Hiç bir yetkili de “Çabalarınız için teşekkürler. Ama biz hükümet olarak yeterince önlemleri alıyor ve depremzedeler için elimizden geleni yapıyoruz” dememişti. Son depremin bu anlamdaki durumunun yorumunu size bırakıyorum! Sadece, depremde hayatını kaybeden bazı avukatların yerine, hak etmeyenlere verilen çalınmış diplomaları, ölenlerin konutlarına yeni tapular uydurularak yapılan hırsızlıkları örnek verebileceğim! Marmara depremi sonrası yaraların sarılması anlamında, anlı şanlı ve ekran destekli bağış kampanyalarının benzeri yapılsa da, çevre il ve ilçelerin halkı kendi araçları ile, ilk anda ne gerekiyorsa ve sonrasında da çadırlardaki depremzedelere yardım yetiştirdiler. Sonra da kampanyaya destek verdiler. Son felaketteki bir gariplik de, bu bağışların büyük bölümünün ülke bütçesinden verecek kamu kuruluşlar ve devlet bankaları tarafından yapılmasıydı…
O dönemin yani Marmara depreminin olduğu zamanda Ecevit’in Başbakanlığı’nda bir hükümet vardı.Ve bir skandal da yaşandı. Bağışlar kamu bütçesine aktarılmıştı memur ve işçilerin aylıklarını ödeyebilmek için yanılmıyorsam… Oysa o deprem sonrası Kızılay gereken desteği kolayca sağlarken, adına yakışır biçimi ile çadırları para ile satmadı, her türlü desteği özveri ile yaptı.Bunları deprem bölgesinde bizzat tespit etmiştim…
Son deprem için yapılan kampanya gecesi vaat edilen miktarların bir bölümü, sanırım hiç yerine getirilmedi. Üstelik bunların çoğu kamu kurumlarıydı. Sivil toplumunun desteği ve ilgisi açısından baktığımızda, her iki felakette de dört dörtlük sayılabilirdi. İyi niyetli herkes elinden geldiği kadar yardımlaşmayı sağladı. Marmara depreminin bir farkı bölgeselliğiydi. Her türlü destek daha ulaşım kolaylığı ile çabuk ve kolay sağlandı. Son büyük depremde, yardımda bile işaret beklendi en yetkili merciden…Özellikle Askeri Birlikler’in yardıma gidebilmesi için uzun süre baş komutan emri beklenmişti. Bu da yönetim farklılığından ve ülke yönetim sisteminden kaynaklıydı. Aklımda kalan bunlar oldu. Bunları yazarken, Marmara Depremi sırasında, bir iki arkadaşımın çabası sonucu, spor kulübünde oluşturduğumuz yardım ekibi ile tam 12 kez, depremzedelere elimizden geldiği kadar yardım götürdük, üstelik varlıklı sayısının çok az olduğu bir mahalleden…Hem de yardımları kendi elimiz ile depremzedelere teslim ederek, kamudan bir zorluk da görmedik. Çünkü, depremzedelerin barındığı çadır kamplarında, üniversite öğrencileri gönüllü olarak görev yapıyordu.Sanırım bizim gittiğimiz kampta ODTÜ öğrencileri görev başındaydı.O kampın aydınlatma,,seyyar tuvalet, yemek gibi en önemli ihtiyaçları da Bursalı sanayicilerin ekipleri ile sağlanmıştı. Bilmem anlatabildim mi ? Deprem riski büyük olan bir bölgede oturunca, insan böyle olayları hatırlayıp, ister istemez iki felaket arasındaki ülke düzeni ve gelişmelere dair kıyaslama da yapmadan da edemiyor.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
İSMAİL KEMANKAŞ
Yine bir 17 Ağustos geldi geçti ama!!!
Hatırlatmaya gerek var mı bilemedim. 17 Ağustos 1999 sabaha karşı, yanılmıyorsam Cumhuriyet Dönemi sonrasındaki en yıkıcı depremi yaşamıştık. Bir depremde, o güne kadar insan kaybının en fazla olduğu, bu unutulmaz gece ya da sabaha karşı, yaşadığımız sarsıntı ülkenin en önemli bölgesini de neredeyse yerle bir edecekti. Çünkü, üretim ve finansın kalbi Marmara Bölgesi başta Kocaeli, Gölcük olmak üzere, neredeyse yerle bir olacak konuma geliyordu. Toplumun önemli bir bölümü uzmanların önerisi ile onlarca gece evine girip uyuyamadı. En büyük kayıp da insan açısından oldu. Ülkenin her bir köşesi, güzel ve kutsaldır ama, ekonomi, üretim ve eğitim açısından, her türlü olanağın toplandığı bir bölgedeki yıkımın etkisi ve de yetişmiş insan kaybı bir başka oluyor…Her can aynı kıymettedir ama bu cümleyi ülkeyi kalkındıracak yetişmiş insan gücü için sarf ettim. Neyse konumuza dönelim.Daha sonra o büyüklükte yaşadığımız Kahramanmaraş Depremi’nin yaraları henüz sarılamamışken, bölgemiz de kısa süre önce yine bir hareketlilik ile karşılaştı Sındırgı merkezli olarak… Bunlar bilinen ve yaşanmış olgular. Üzerinden tam 26 yıl geçmesine karşın, acaba depremlerin yıkıcı etkisini önleme ve bunun için tüm inşaat kurallarının uygulandığı depreme dayanıklı konut yapımı ve de felaket anında yapılacaklar konusunda toplumun hazırlığı yeterince yerine getirildi mi ? Asıl soru ve ilgilenmemiz gereken nokta işte burası. Günümüzde bir de bunlara, değişen iklim koşullarının yarattığı “orman yangınları” da eklendi sanki ve ülkemizin çok zayıf bir tarafı daha ortaya çıktı. Bunları belirtmez isek, sadece, 17 Ağustos’ta, daha sonraki Kahramanmaraş depreminde ve diğerlerinde yitirdiğimiz canlar için ancak dua ederiz. Ama sıra önlem ile bu konudaki denetime geldiğinde, bir felaket anında, birbirimizin yüzüne korkulu biçimde bakmaktan başka bir şey gelmez elimizden…Böyle felaketlerin benzerleri ile yarıştırılıp, farkları bulmak da bir işe yaramaz, bunu adım gibi biliyorum. Buna karşın, 17 Ağustos Gölcük Depremi ile, Kahramanmaraş felaketini bazı açılardan şöyle bir kantara koyalım bakalım ne göreceğiz diye bir kıyaslamaya da girdim nedense... Ne ölçüde doğru yaptım bilemiyorum. Felaketlerin, birbiri ile yarıştırılması kesinlikle değil benim söylediğim… Deprem anında yapılanlar, daha sonra yardımlaşma ve kamunun rolü ve de toplumun bu iki felaketteki duruşu açısından bazı farklar beynimde sıçrayıp duruyor !!! Örneğin Marmara depreminde ilk haber gelir gelmez, yöreye en yakın askeri birlikler birlik komutanlarının emri ile deprem bölgesine giden ilk kurtarıcılar olmuştu. Çünkü, böyle anlarda en gerekli iki kurumdan biri Silahlı Kuvvetler birlikleri ile, Zonguldaklı madencileridir. Her iki kurumda görevini büyük bir vatanseverlik içinde gerçekleştirmişti o depremde... Son büyük depremde ise, en yetkili yerden saatlerce komut beklendi bölgeye gitmek için…Marmara depreminde, AKUT ve benzeri sivil kurtarma ekipleri ile, yurt dışından hemen gelebilen yabancı ekipler, göçük altından kurtarma açısından kısa sürede sonuç aldılar.Hiç bir yetkili de “Çabalarınız için teşekkürler. Ama biz hükümet olarak yeterince önlemleri alıyor ve depremzedeler için elimizden geleni yapıyoruz” dememişti. Son depremin bu anlamdaki durumunun yorumunu size bırakıyorum! Sadece, depremde hayatını kaybeden bazı avukatların yerine, hak etmeyenlere verilen çalınmış diplomaları, ölenlerin konutlarına yeni tapular uydurularak yapılan hırsızlıkları örnek verebileceğim! Marmara depremi sonrası yaraların sarılması anlamında, anlı şanlı ve ekran destekli bağış kampanyalarının benzeri yapılsa da, çevre il ve ilçelerin halkı kendi araçları ile, ilk anda ne gerekiyorsa ve sonrasında da çadırlardaki depremzedelere yardım yetiştirdiler. Sonra da kampanyaya destek verdiler. Son felaketteki bir gariplik de, bu bağışların büyük bölümünün ülke bütçesinden verecek kamu kuruluşlar ve devlet bankaları tarafından yapılmasıydı…
O dönemin yani Marmara depreminin olduğu zamanda Ecevit’in Başbakanlığı’nda bir hükümet vardı.Ve bir skandal da yaşandı. Bağışlar kamu bütçesine aktarılmıştı memur ve işçilerin aylıklarını ödeyebilmek için yanılmıyorsam… Oysa o deprem sonrası Kızılay gereken desteği kolayca sağlarken, adına yakışır biçimi ile çadırları para ile satmadı, her türlü desteği özveri ile yaptı.Bunları deprem bölgesinde bizzat tespit etmiştim…
Son deprem için yapılan kampanya gecesi vaat edilen miktarların bir bölümü, sanırım hiç yerine getirilmedi. Üstelik bunların çoğu kamu kurumlarıydı. Sivil toplumunun desteği ve ilgisi açısından baktığımızda, her iki felakette de dört dörtlük sayılabilirdi. İyi niyetli herkes elinden geldiği kadar yardımlaşmayı sağladı. Marmara depreminin bir farkı bölgeselliğiydi. Her türlü destek daha ulaşım kolaylığı ile çabuk ve kolay sağlandı. Son büyük depremde, yardımda bile işaret beklendi en yetkili merciden…Özellikle Askeri Birlikler’in yardıma gidebilmesi için uzun süre baş komutan emri beklenmişti. Bu da yönetim farklılığından ve ülke yönetim sisteminden kaynaklıydı. Aklımda kalan bunlar oldu. Bunları yazarken, Marmara Depremi sırasında, bir iki arkadaşımın çabası sonucu, spor kulübünde oluşturduğumuz yardım ekibi ile tam 12 kez, depremzedelere elimizden geldiği kadar yardım götürdük, üstelik varlıklı sayısının çok az olduğu bir mahalleden…Hem de yardımları kendi elimiz ile depremzedelere teslim ederek, kamudan bir zorluk da görmedik. Çünkü, depremzedelerin barındığı çadır kamplarında, üniversite öğrencileri gönüllü olarak görev yapıyordu.Sanırım bizim gittiğimiz kampta ODTÜ öğrencileri görev başındaydı.O kampın aydınlatma,,seyyar tuvalet, yemek gibi en önemli ihtiyaçları da Bursalı sanayicilerin ekipleri ile sağlanmıştı. Bilmem anlatabildim mi ? Deprem riski büyük olan bir bölgede oturunca, insan böyle olayları hatırlayıp, ister istemez iki felaket arasındaki ülke düzeni ve gelişmelere dair kıyaslama da yapmadan da edemiyor.