Müslüman’ın haksızlıklar karşısında nasıl mücadele etmesi gerektiği hususunda peygamberimiz (SAV)’in hayatında bize yol gösterecek bir sürü örnekleri vardır. İslam’ın Mekke devrinde Müslümanların sayısı çok azdı. Müşrikler ise Mekke şehrini idare ediyor, ekonomik imkânlar tamamen onların ellerinde idi. Ticaret tamamen müşriklerin elinde idi. Sayıca da Müslüman nüfus çok azınlıkta olduğundan, her türlü maddi ve manevi zulmü Müslüman’a reva görüyor. İmanlarından dönme olmayınca da toplumdan tecrit dahi uyguladılar.

İlk Müslümanların müşriklerin baskıları karşısında dayanamayacağını gören Peygamberimiz Medine’ye hicret emrini verdi. Hicret normal de bir kaçış değil, zulme ve haksızlığa fiilen bir direniştir. Müşriklerin, Mekke devrinde Müslümanlara uyguladıkları soykırım ve zulme karşı Allah Rasulü ellerini açıp dua etmedi, Cenab-ı Hakk’ına binlerce salatü selam getirmedi. Peygamber olması gereği her duasının Allah (cc) nazarında kabul göreceğini bildiği halde, “Yarabbi sen şu zalim topluluğu yerle bir et” diye ellerini kaldırmadı. Biliyordu ki önce fiilen, güçle, kuvvetle zulmün karşısın da durulacağını biliyordu.

Bedir Savaşı’nda Peygamber üç yüz kişilik bir İslam ordusunun başına geçerek, her türlü harp teçhizatı ile donatılmış bin kişiyi aşan müşrik ordusu karşısında bizzat bulundu. Hatta ordusunu Bedir’de konuşlandırdığında bir sahabe, “Ya Resulallah ordunun burada bulunması Allah’ın bir vahiy mi, yoksa sizin kendi kararınız mı?” diye sorduğunda Peygamber “benim şahsi kararım” buyurunca sahabe o zaman fiili duasını yaparak  “Ordumuzun bulunduğu yer savaş stratejisi açısından doğru değildir. Az ileri de bulunan su kuyularının başını tutmalıyız, orduyu orada konuşlandırmalıyız” deyince, Allah Rasulü kendi görüşünü bırakarak,  ordudaki bir er mesabesindeki bu şahsın görüşüne itibar etti.

Bu hamle ile savaş alanına gelen müşrik ordusu su kuyularının başını İslam ordusunun tuttuğunu görünce moralman çöktü. Zira kırk elli dereceye varan çöl sıcaklarında su en önemli ihtiyaçtır. Peygamberin bu hamlesi Bedir zaferini de getirdi. Günümüz Müslümanları gibi Peygamber o tarihte ellerini açıp beddua etmedi. Ordunun başına bizzat geçerek fiili duasını yaptı.

Keza Uhud Savaşı’nda olduğu gibi, bizzat ordusunun başına geçerek savaşı yönetti. İlk hamle de müşrik ordusu darmadağınık olup kaçmaya başlayınca,  Okçular Tepesi’ne bizzat emrederek “Ne olursa olsun bu tepeyi terk etmeyin” buyruğunu dinlemeyen okçular daha fazla ganimet için yerlerini terk ettiler.  İşte o zaman süvarilerden oluşan bir timin başındaki Halit Bin Velit Okçular Tepesi’nin terk edildiğini gördüğünde, İslam ordusunu arkadan çevirerek, önceleri galibiyetin mağlubiyete kadar dönüşmesine sebep oldu. Hendek Savaşı’nda Medine etrafına kazılan hendekler de bizzat çalıştı, Hayber Kalesi’nin fethinde de bizzat ordusunun başında kendisi gitti.

Yüce peygamber ellerini kaldırıp da Cenab-ı Allah’tan “Yarabbi müşrik ordularını kahru perişan eyle” diye dua ederek de savaşabilir ve Allah (CC) onun bu duasını karşılıksız bırakmazdı. Ama o, bugünün Müslümanları gibi, dua ile hatim ile Fetih surelerini okumakla zulmün ve haksızlıkların önlenemeyeceğini biliyor ve uygulamaları ile biz Müslümanlara zalimle – zulümle mücadelenin nasıl olması gerektiğini öğretiyordu.

Devam edecek…