Dünkü yazının devamı…

Zaten herkesin evinde beş oda yok ki, beş kişilik aile tecrit olabilsin. Birisinde virüs varsa kapanma sırasında tüm aileye rahatça bulaşacaktır. Kapanma bitince de tekrar virüs piyasaya çıkacak ve görevine devam edecektir.  Sayın büyüklerimizin şecaat arz eder gibi her akşam saydıkları üç kural sadece virüsü başkalarına bulaştırmaktan koruyor. Virüsü öldürmüyor, hastalığı da tedavi etmiyor. Önemli olan ve bilim adamlarının üzerinde odaklanması gereken husus, virüsü yok edecek çareleri bulmaktır. Bütün ümitlerimizi bağladığımız aşının da virüse çare olmadığını bilim adamları ifade ediyor. Aşının tek faydası vücudun bağışıklık sistemini kuvvetlendirerek kandaki antikor seviyesini yükseltmeye yarıyor. Bu güçlendirme de üç beş ay devam ediyor. Kaldı ki virüs insan yapımı olduğundan, insan vücudunu iyi tanıyor ki, her sene kılık değiştirerek, bizleri ziyaret ediyor. Bakıyorsun bir sene kafaya sarık sarmış, sonraki seneler sakallı, sakalsız, şapkalı, şapkasız şeklinde kılık değiştirdiğinden,  virüsün şekline göre de aşı geliştirmek gerekiyor. Bu mücadele yöntemi de çok pahalı ve her sene aşı yaptırmak gerektiğinden insanlar içinde bağımlılık yapma ihtimali de mevcuttur. Sadece aşıya güvenilerek virüsle yapılan mücadele küresel sermayeye hizmet ettiği gibi devletlerarası ilişkilerde de aşırı derecede sessizliği ve bağımlılığı da körükler. Bugünkü Çin’le Türkiye arasında yaşanan dış politikamız da, bir aşının nelere mal olduğunu görebiliriz.

Bizler ve atalarımız Orta Asya’dan eski adı Türkistan yıllar önce göç edip Anadolu ‘ya yerleştik. Fakat köklerimiz, ırkdaş ve dindarlarımızın çoğu yerlerinde kaldılar. Bu kardeşlerimiz ile bizim aramızda binlerce kilometrelik mesafe varsa da, onlar neticede bizlerin atası. Bazılarımız inkâr etse de, aldırmazlık etse de, onlar bizden bizde onlardanız.  Bu gerçeği kimse inkâr edemez.  Bugün Çin devleti Doğu Türkistan’daki kardeşlerimize bütün dünyanın gözü önünde soykırım uyguluyor. Kadın erkek, çoluk çocuk demeden işkence ediyor, inandıkları İslam inancını zayıflatmak için olmadık, insan haysiyet ve şerefini ayaklar altına alan manevi işkenceler uyguluyor. Çin’in bu insanlık suçunu geçenlerde Birleşmiş Milletlerin otuz altı üyesi imza toplayarak Çin’e bir kınama mektubu gönderdiler, lakin bu bildirinin altında kendilerine milliyetçi ve mukaddesatçı diyen, din adına konuşmaya geldi mi mangalda kül bırakmayan iktidarımızın temsilcisinin imzası yok. Alakası olmayan Kanada bile Çin’in Doğu Türkistan’da uyguladığı despotluğu “soykırım” olarak tanıyıp yasalaştırdı. Ama bizim dediğimiz iktidarın başındakilerden ve onun ortağından Çin’in zulmünü kınayan bir cümle duymadık. Duyamazsınızda. Bırakın kınama lafını iki sene önceki Japonya’daki toplantıda,  Çin Devlet başkanı ile kol kola girerek arzı endam eden sayın cumhurbaşkanımıza, Uygurlara yapılan zulmü soran bir gazeteciye de “Doğu Türkistan Çin’in bir iç meselesidir” diyerek, bağımsız bir ülke olan Doğu Türkistan’ın Çin tarafından işgalini de meşrulaştırmış oldu. Yeri geldiğinde meydanlar da “zulüm karşısında haksızlık karşısısın da susan dilsiz şeytandır” diye kükreyen iktidar mensuplarımız sırf Çin’le yapacağımız swap anlaşması ve alacağımız aşı yüzünden dut yemiş bülbüle döndüler. Aman Çin’le ters düşmeyelim yoksa bize aşı vermeyi keser, kredi vermeyi durdurur düşüncesi ile Çin aleyhine tek bir cümle dahi söylemiyorlar. Bununla da kalmadı. Çin’in Ankara büyükelçisi fütursuzca Ankara Büyükşehir Başkanı ile İYİ Parti Genel Başkanını açık açık tehdit etti bizim sözde dünya liderimizden gene bir kükreyiş duymadık. Büyükelçi twitinde şahısları muhatap alsa da aslında Türkiye’ye gözdağı vermeye çalışıyor. Bunu da sırf para uğruna sineye çekiyorlar. Çin aşı vermeyebilir diye Uygur kardeşlerimize uygulanan insanlık dramına da, ayakta dik durarak, ağzımız, gözümüz, kulaklarımızı kapatarak belki de insanlığımızı unutarak dimdik seyrediyoruz.

Devam edecek…