Toplum içersinde, kişiler yaptıkları amellere göre değerlendirilir ve kabul görülürler. Laf üretmekten başka hiçbir iş görmeyen kişiler ise zamanla toplumdan dışlanır. İnsanın ürettiği ürün ve katma değer bir mihenk taşıdır. Bu mihenk taşı sayesinde, kişi yaşadığı toplumda bir statü elde eder. Kimse kimseyi gazetelerin magazin sayfalarında görünen karakaşı, kara gözü veya vücut hatlarının zarafetine bakarak iyilik mefhumunu tarif edemez. Ve yahut ta isimleri önünde sıralanmış bir sürü akademik unvanlarına bakarak o kişi ve kişiler hakkında bir değerlendirmede bulunulamaz.

Bir insan olarak, mühim olan bu dünyada kapladığımız alan değil, sahip olduğumuz özgül ağırlığımız, İnsanı insan yapar. Bir ton samanı belki bir TIR’a zor sığdırabilirsiniz ama özgül ağırlığı ondan çok fazla olan cebimizdeki kolayca taşıyabileceğimiz yüz gram altın kadar değeri yoktur.

Merhum şairimiz Ziya Paşa’nın beyitlerinde şekil bulan “Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz, görünür rütbe-i aklı eserinde” şeklinde ifade ettiği bu beyit günümüze kadar güncelliğini korumuş, süre gelen aynı ifade biçimi halk nazarında kabul görerek atasözü şeklini almıştır. Bu atasözün açılımı bizlere ilk günde olduğu gibi bugün de tazeliğini korumakta ve yol göstermektedir.  Kişi ve kişileri değerlendirip onların lehinde ve aleyhinde bir hüküm vermek istersen, öncelikle papağan gibi ağızlarından çıkan sözlerine göre değerlendirmeler yapma. Onların geçmişte ortaya koydukları eserlere bak değerlendirmeni ona göre yap. Zira insanların, akıllarında ve düşüncelerinde var olan olgular, müşahhas bir eser haline gelmedikçe değer ifade etmez. Olaylar karşısında hiçbir aksiyon göstermeyen, sadece bol bol laf üreten ve dünyayı sözlerle kurtaracağını zanneden demagoglar vardır. Bu tür karakterleri etrafımızda çok görürüz. Kafede, salonlarda hele hele arifesinde bulunduğumuz seçimin miting alanlarında bolca görüyoruz. Onları dinlediğimizde maalesef akıl ve mantığımızla değil, siyasi mülahazalarla ve kafamızda kendimizi şartlandırdığımız, siyaset gözlüğüyle baktığımız için, herkes bu vatanı kendi görüşünün kurtaracağını zannediyor. Söylenenleri akıl ve mantık süzgecinden geçirmiyor. Cenab-ı Hakk’ın bize verdiği  bu akıl nimetini kullanmıyoruz.

Korana denilen virüs tüm dünyayı sarması ile birlikte bir buçuk seneden beri ülkemiz, küresel elitlerin bizzat üretip dünyaya sürdüğü bu virüsle, onca tıp fakültelerimiz belki de binlerce akademik unvanı olan tıp adamlarımızla birlikte savaşıyor görünüyoruz. Dikkat ederseniz,  salgının çıktığı ilk günlerden itibaren büyük büyük bilim adamlarımız, salgının kuluçka devresinden sonra yükseliş yapacağını, bir ay bir müddet sonunda pik yaparak yavaş yavaş normal hayata döneceğimizi her akşam TV ekranlarında bilim adamı edası ile açıklamalar yaptılar. Önceleri millet olarak vardır bir bildikleri diyerek inandık. Ama aradan bir buçuk yıl geçti, salgın azalacağına daha da çoğaldı. Bu kafalarla mücadele yöntemini seçersek, bundan böyle virüsle yaşayıp gideceğiz. Gerek sağlık bakanımız ve onun en başta topladığı bilim kurulu üyelerimiz ve gerekse bu konuda altı sene okulunu okumuş ve dalında ihtisas sahibi olmuş bilim adamlarının mücadele aracı olarak halka söyledikleri metot  “maske-mesafe-hijyen”  aylardır ağızlarından çıkan bu üç cümle… Bir de herkesi evlerine hapsettirme gayretleri var ki evlere şenlik sanki seksen iki milyon fedakârlık yapıp bir ay evlerinden dışarı çıkmasa, virüs artık burada bana iş kalmadı deyip ülkeyi terk edecek. Evlere kapanmakla virüs ölmüyor ki, globalleşen dünyamız da yurt dışı geliş gidişler hala devam ediyor, ülkemiz sokaklarında serbestçe dolaşan turistlere maske-mesafe-hijyen sorumluluğu da yok.

Devam edecek…