Dünkü yazının devamı…

Aşı ve ilaç ile sağlık malzemeleri konusunda Türkiye, uygulanan yanlış politikalar sayesinde tamamen dışarıya bağımlı bir hale geldi. Türkiye, Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren yokluk zamanlarında bile-aşı-serum ve ilaç üretiminin önemini kavramış, bu amaçla 1928 yılı mayıs ayında Ankara’da, bugün adını bile okumaktan aciz olduğumuz ‘Dr. Refik Saydam Umumu Hıfzıssıhha Enstitüsü’nü kurmuştur. Enstitünün kuruluş amacı her türlü aşı ve serumu üretmektir. O gününün zor şartlarında bugün dışarıdan ithal ettiğimiz aşı ve serumların neredeyse yüzde yetmişini bu enstitü üretmiştir. İlkokul çağlarında vurulduğumuz difteri, tetanos, kuduz, grip, çiçek, boğmaca gibi aşıların tamamı burada üretildi. Ancak bu üretim rahmetli Özal dönemine kadar devam etti.  Rahmetli Özal daha ucuz diyerek aşıları dışarıdan almaya başlayınca, haliyle enstitünün makine parkı teknolojik olarak yenilenmediğinden atıl bir hale getirildi. Aşı üretim ünitesi 2004 yılında, tesislerin tamamı da, 2 Kasım 2011 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanan 663 sayılı kararname ile kapısına kilit vuruldu. Eğer ecdadın kurduğu bu müessese geliştirilip büyütülseydi, bugün düştüğümüz duruma gelmezdik. En basitinden üretimi dünya fiyatları seviyesine indirebilirdik. Bu teknolojiyi yenilemek de mümkündü. Şöyle ki;  Sağlık Bakanlığı’nın ağzından çıkanlara bakarsak tanesi 12 dolardan Çin’den 100 milyon aşı ithali için anlaşıldığını duyuyoruz.  Bu miktar aşının parasal değeri 100 milyonu 12 ile çarparsanız 1 milyar 200 milyon dolar eder. Ülke menfaatlerini ön planda tutan bir iktidar Dr. Refik Saydam Umumu Hıfzıssıhha Enstitüsü’ne teknolojik yenileme için bu miktarın yarısı ayrılsa, bu enstitü hem Türkiye’nin aşı ve serum ihtiyacını karşılar, artanı diğer ülkelere ihraç eder kârlı duruma bile geçilebilirdi. Bu faydalı hizmet yapılmadı, neden? Çünkü üç beş yandaş aşı ithal ederek para kazanamayacaktı.  Zira ekonomide ithalat en kolay fakat en kârlı ticaret ve para kazanmanın yoludur.

Hükümet pandemiyi yönetme konusunda başarısız olmuştur. Bunu da her gün artan hasta sayısından kolayca anlayabiliyoruz. Başarısızlığı gizlemek için dikkat edilirse ilk başlarda sayın sağlık bakanımız sadece hastaneye yatanların sayısını vererek gerçeği sakladı. Ancak daha sonra da kamuoyunda hakikat dillendirilmeye başlayınca Kovid 19 virüsü pozitif çıkanların tamamını yayınlamak zorunda kaldı. Devletin uyguladığı yanlış mücadele planlarına vatandaşında ihmali eklenince şimdilerde günlük vaka sayısı 60 binlere dayandı.  Böylece günlük vaka sayısında AB ülkeleri arasında ilk sıraya oturduk. Hükümet ve bilim adamları kanadı hiç kusura bakmasın ama günlük vaka sayılarının 60 binli rakamlara ulaşmasını sadece vatandaşın ihmali ve vurdumduymazlığına yükleyemeyiz. Artık insanların tamamını bir fanus içine yerleştirip hak ve hakikatleri görmelerini engelleyemiyorsunuz. Bugüne kadar çuval da sakladığınız mızraklar artık sanal medya ortamında rahatça ayan olabiliyor. Covid 19 virüsü ile mücadeleyi sadece üç kelimeye indirgeyen ve her gün TV ekranlarına çıkıp da papağan gibi ‘maske-mesafe-hijyen’den başka bir mücadele ve tedavi metodu araştırma zahmetine katlanmayan pek değerli bilim adamlarımız da, artık lafla peynir gemisinin yürümeyeceğini anlamalıdırlar. Artık söz söyleme devri bitti milletimiz icraat bekliyor. Hala lafla peynir gemisini yürüteceğini zanneden gafiller, bugünler de milletçe tam kapanmayı, ortamdan tamamen tecridi dillendirmeye başladılar. Tam tecrit çare olacaksa devlet yardım etmese bile millet fedakârlık eder, bu illet başımızdan gitsin diye bir ay dişini sıkar. Lakin biliyoruz ki salgınla savaş metodu yanlış olduğu içinde, açılmadan bir iki ay sonra vakalar aynı seviyeye çıkar.

Devam edecek…