Hicret hadisesinin 16. yılından itibaren de tüm İslam aleminde Hicri takvim kullanılmaya başlandı. Hicri takvimin başlangıcı Muharrem ayının 1’de yılbaşı olarak bugüne kadar kutlana geldi.

Günümüz İslam Dünyasında Muharrem ayını kendilerine her türlü eziyet ederek vücutlarını yaralayarak ve 1 ay boyunca karalar giyip feryadı figan çığlıkları atarak kutladığını iddia edenler Şia dünyasıdır. Bu kutlamanın sebebi de ehlibeyt sevgisine bağlamışlardır. Ancak Hz Hüseyin (RA)’IN şehadetini hazırlayanlarda maalesef onu zahiren sevdiklerini iddia edenler olmuştur.  Hz. Ali’yi (KV) çağıranlar sonra yalnız bırakanlar, Şia yani onu sevdiğini iddia edenlerdi. Sonra Hz. Hüseyin’i Küfeye yanlarına çağırmışlar ama Kerbela’da yalnızlığa terk etmişlerdi.  O gün Hz. Hüseyin’i Yezidin ordusuna terk edenler, bugün Hz. Hüseyin’in davasını sürdürdüklerini iddia ediyorlar ve bunu yaparken de bugünün Yezitlerinin yanında yer alıyorlar.

İslam tarihine şöyle bir göz atacak olursak Şia dediğimiz grup ve onu temsil eden devletler hiçbir zaman küfre ve kafire karşı savaşmamışlardır.  Onların bütün işi gücü ve mücadelesi ehlisünnet Müslümanlarına karşı olmuştur. Bugün bile Şia’nın en büyük temsilcisi olan İran’ın, Irak, Suriye, Yemen Lübnan gibi İslam ülkelerinde Şiiliği yaymak üzere milyonlarca dolar harcayarak mezhep taassubunu Orta Doğu’nun başına musallat ettiğini görmekteyiz. İran her zaman bütün faaliyetlerini Şiiliği yaymak üzere İslam devletleri içinde bıkmadan, usanmadan Şia Misyonerliği ile uğraşmaktadır. İslam’ın mukaddes beldeleri olan Mekke-Medine Kudüs gibi şehirlere karşı haçlı ordularının önlerinde dimdik duran ehlisünnet itikadını ön planda tutan Anadolu Selçukluları ve Osmanlı İmparatorluğu olmuştur. Ehli salibin kaldırdığı her kılıç darbesine ehlisünnet göğsünü siper etmiştir.

Dünyanın her yerinde Müslümanlar, öldürülüyor, zulme uğruyor. Siyonist güçler ve onlara hizmet eden emperyalist şer odakları, tüm dünyada Müslümanları kirli emellerine malzeme yapıyor. İslam coğrafyasının, yer altı ve yer üstü kaynaklarını sömürmek için aralarında paktlar kuruyor, Allah- Kuran-İslam gibi en üstün değerlerimize ve inançlarımıza haşa kelepçe vurmaya çalışıyor. Doğu Türkistan’da Çin’in katliamları sürüyor, 10 yaşındaki kız çocuklarının dahi ırzına geçiliyor, İslam namına ibadetlerde dahil ne varsa yasaklanıyor.  İslam âleminin ilk kabesi olan Mescid-i aksa Yahudi çizmeleri altında kirletiliyor, Irak ve Suriye’de artık binlerce Müslüman’ın kanı akıyor ve yüzbinlercesi de vatanlarını terk ederek batılı ülkelere hicret etmek zorunda bırakılıyor. Memleketimiz de ise iç ve dış odaklar yerli ihanet şebekelerini kullanarak İslam’ın son kalesi olan Türkiye Cumhuriyeti’ni yıkmak ve aciz bir duruma getirmek için bombaları patlatılıyor. Masum insanlarımız ve güvenlik kuvvetlerimiz şehit ediliyor. Bu misalleri çoğaltmak mümkün. Geçen hicri yılbaşını büyük zorluklar ile atlattık, büyük badirelerden geçtik. İnşallah idrak ettiğimiz yeni hicri senesinde bu makûs talihimizi hayırlara Tebdil eder düşüncesindeyiz. Bütün bu olaylar olurken ve sıranın bize de geleceğini bile bile, birbirimizle boğuşuyoruz. Tarihimizi ve kültürümüzü inkâr ediyoruz. İslam ve insanlık algımızı yitiriyoruz. Aslında 1 Muharrem ayında yaptığımız aşure içerisine koyduğumuz, birbiri ile aynı türde ve renkte olmayan çeşitleri bir araya getirip lezzetli bir yemek haline geldiği gibi, tüm İslam aleminin de mezhebi, meşrebi, ırkı, dili ayrı dahi olsa aşure gibi bir araya gelip muhkem bir şekilde ehli küfrün karşısında birlik olmaları gerekirken, imamesi kopan tespih taneleri gibi ortalığa bilinçsizce saçılmalarını, katiline aşık olmuş ve Stockholm sendromuna yakalanmış gibi küfrün kapısında helaklerini seyretmemiz için bu ayı hakkı ile düşünüp değerlendirmeliyiz.