Muhterem okurlarım, günümüzde yaşamakta olduğumuz korona virüsü salgını Müslüman Türk Milleti’nin çaresini arama noktasını teşhis etmesi hasebiyle, tabisi olduğumuz dini mensubiyetin hayatımız içindeki yeri temizlik ve intizam hasebiyle vermiş olduğu titizliğe alışık olan müteddeyyinler için iftihar edilecek bir husus olmuştur.

Dinimizin hayatı hususiyesinde devam eden metanete hamd ve şükürler olsun.
Yazımızın başlığında adını vermiş olduğumuz Ahmet Rasim Bey ile Safiye Ayla haklarında unutulmamalarını sağlamaya yönelik bir hak teslimini hakk etmiş bir merhum ve bir merhumedirler.

Ahmet Rasim Bey 1864 doğumlu olup, 1932’de dünyaya veda etmiş, ancak ülkemizin sosyal ve
içtimai hayatında örnek olan bir şahsiyet olarak görülürken, Safiye Ayla ise 14 Ocak 1998’de vefat ederken, çok az kişi Safiye Hanımın 1907 tarihinde doğduğunu biliyordu. Musiki dünyasının bu az bulunur mükemmellikteki sesin sahibinin, Merhum Münir Nurettin ile birlikte İzmir’e giderken adını hatırlayamadığım bir beldede, bülbüllerin şakıdığına şahit olduklarında, arabayı durdurup, birbiri peşi sıra şakımakta olan bülbüllerin bir yarısını Münir Hoca, diğer yarısının Safiye hanımın emsali az bulunur güzellikteki sesleriyle bülbülleri
susturup, dinlemeye çektiğini okumuştum hangi sanatsever bir zatın anılarında…

Efendim, ben ilkokuldan bu tarafa tarihe merakımdan dolayı çok ehemiyet verirdim. Nitekim Et yemez’de ikametimiz zamanında 1940 yıllarında
Davutpaşa 25. İlkokulun’da Nejlan ve Seher Hocanın talebeleriyken Okul Müdürümüz de Merhum Pertev Topuzoğlu idi. Müdür olduğu halde ‘Yurttaşlık Bilgisi’ dersine Pertev Bey gelirdi.

Hakkını vermeyi ihmal etmeyim 1948’de Davutpaşa Camii’ne 5. sınıfı tabur yapar başımızda olduğu halde camiye Cuma namazına bir disiplin içinde götürürdü. O zaman hutbe Arapça okunur tercümesi yapılmazdı. Yanlış hatırlamıyorsam Pertev Bey adeta Lügata çok büyük vukufiyeti olan bir şahsiyetti.

Yurttaşlık Bilgisi dersinde sorduğum sorulara cevap verir ve teşvik ederdi. Gazi Osman Paşa’nın Plevne’de yaptıklarını o müthiş savunmalarını zaman zaman dillendirirdi. Bir gün Plevne’deki çekilişi esnasında sorum nereden yaralandı? demek olmuştu. Cevabı ise, ‘Sen müverrih olacaksın’ demek olduydu. Allah mekanını cennet eylesin.

1977 senesi idi. Taksim ile Şişli arasında meydana gelen trafik tıkanıklığı toplu taşıma vasıtaları olan otobüslerde yolcular arasında dostluklar kurulmasına sebep olacak miktarda dakikalar hatta saatler geçmesine sebep oluyordu. İşte yine böyle bir günde Bayezit’dan ki, o tarihlerdeki ismi 27 Mayıs 1960 İhtilali münasebetiyle ‘Hüriyet Meydanı’ idi. Bindiğim otobüste cam kenarına oturmuş bir bayanın yanına adeta çöktüm. Yüzü cam tarafına dönük olan bayan kafasını çevirip yanına oturan, neyin nesidir diye bakmak istedi herhalde. Ancak yüzünü gördüğümde ben: “Aman Allahım! diye çığlığa benzer bir ses çıkararak ‘Safiye Hanım’ siz olamazsınız” demiş bulundum.

Bu Safiye Hanım, Safiye Ayla Targan isimli büyük ses sanatkarı idi. Fakir, kendini bildi bileli ki, 1950’li yılların hemen başından beri, sesinin ve sanatının ve de kültürünün hayranı olduğum İstanbul’da Çifte Saraylar Bahçesinde ‘Makber’ adlı, ahali arasında ilk mısraı ‘Her yer karanlık’ adı ile tanınmış eserin monografisini terennüme geçmeden evvel bir güzel anlatmış, böylece şarkıların bir hikayesi olabileceğini ancak o zaman öğrenmiştik. Safiye hanımın öğretmen okulu mezunu olması belki bu öğreticiliğinin kaynağını teşkil ediyordu.

O günlerde ben, Mehmed Akif Beyin Safahatı adlı müstesna eserini hece hece kelime kelime okumaktayım. Her satırında da bu yaşa (o sıra yaşım 37) kadar böyle dikkatle okumamanın ezikliğini hissetmekteyim. O kulağa hoş gelen muhteşem hakikatlerden nice destani şarkı ve türküler yapılabilirliğinin idraki içinde: Çile Bülbülüm, Yanık Ömer, Makber, Gözyaşlarımı kuruttum, Mani oluyor halimi takrire hicabım
gibi, eserlerin o mükemmel eserlerin icrasını soruyorum ve Akif Bey’in Bülbül adlı şiirini destani bir tarz ile bestelenmesini teklif ediyorum.

Safiye Hanım ne iş yaptığımı soruyor. Yayıncılık yaptığımı ifade ediyorum. Müzikten anlar mısın? dediğinde, cevabım hayır, ancak dinlemeyi pek severim, 1950’li yıllarda kendisini dinlemenin tiryakisi olduğunu söylüyorum. O da Çifte Saraylarda mı? diyerek mesajı aldığını belirtiyor. Yıldırım’a Yıldırım Gürses’e gideceksin, Onun
babası hafızdır. Bu söylediğinin hakkından o gelir. Ben bestekar değilim diyerek noktayı koydu.

Bir miktar sustuktan sonra ben ukala, yine Safiye Hanım Şerif Muhittin Bey’e ithaf olunmuş Safahat adlı eserde bir bölüm var biliyor musunuz?
Dediğimde, bilmezmi’yim, onlar pek sevişirlermiş, hatta Şerif Muhittin Bey ile Mehmet Akif Bey vatan cüda olarak uzun zaman mektuplaşmışlar. Şerif Muhiddin Bey Akif Bey'den büyük bir sevgi, takdirle bahsederdi. (Bu arada Şerif Muhiddin Bey’in, Safiye hanımın zevci olduğunuda ifade etmiş olalım. M.H)

Bilahire Safiye Hanım bana iltifat etti; “Seni sevdim eline geçen fırsatı kaçırmıyorsun beni de, lafa tutuyorsun bundan ne kadar memnun oldum bilemezsin” dedi ve ilave etti.

“Yayıncıyım diyorsun Bestekar Ahmet Rasim’in yazmış olduğu Osmanlı Tarihi vardır biliyor musun” dedi. Hayır dedim. İşte onu Latin harflerine çevir bu millete okut. O Osmanlıya hakaret etmeden
kitabını yazan o devirlerde ender rastlanan kimselerdendi.

Fakir, bu tavsiyeyi aldığında kırk yaşına merdiven dayamıştı Kur’an okumayı bilmekle beraber Osmanlıca yazıyı okumayı bilmiyordum. İlk
işim Osmanlıcayı okumayı öğrenmeye çalıştım. O esnada iki oğlum da:

“Baba yabancı lisan mı öğreniyorsun” diye latife ediyorlardı.
Fiemanillah.