Küçük bir kulübeyi andıran evinin bahçesinde, ağır hareketleriyle elindeki yarısı dolu mavi bidonla çiçekleri suladı.

Şalvarının beline çatal iğneyle tutturmuş olduğu tespih her hareket edişinde sallanıyordu. Bahçenin köşesinde kalan evin dış penceresinin önünde ahşaptan yapılmış ilkel bir koltuk vardı.  Oraya doğru yöneldi elindeki boş bidonu yavaşça pencerenin pervazına bırakıp, zor kıvrılan dizleriyle yavaşça koltuğa oturdu. Güneş yakıcılığını yitirmiş birazdan ikindi vaktinin ezanı okunacaktı.

Derin bir iç çekerek uzun süredir ziyaretine gelmeyen çocuklarını düşündü. Yaşlılığın ağırlığı ve yalnızlığın içi gıcıklayan sessizliğinden mahzunlaştı, gözleri doldu. Şalvarına çatal iğneyle tutturmuş olduğu tespihi titrek elleriyle çıkarıp, tiz bir fısıltıyla tespihi çekmeye başladı. Bir eliyle yaşlı gözlerini silerken, karşı evde oturan komşunun genç kızı Kevser, kapıyı tıklatarak, “Cemile teyzeciğim ben geldim. Müsait misin” diye seslendi. Çatallaşmış sesiyle yanıt verdi: “Gel güzelim gel…” Demir kapının dıştan da açılması için basit düzenek yapılmıştı. Kevser, bir tarafı içteki kapı koluna bağlanmış, diğer tarafı ise bir delikten dışa doğru sarkıtılan ipi çekerek, tek bir hamlede kapıyı açtı. Örülü kestane rengi saçları, üzerinde uzun koyu yeşil elbisesiyle ve şefkatli bakışlarıyla selam vererek bahçeye girdi. Cemile teyzenin halini hatırını sordu. Cemile teyze uysal bir gülümsemeyle “Buna da şükür kızım” diyerek yanıtladı. Durdu. “Lakin” diye ekledi. “Ah Kevser kızım. Vade yavaş yavaş doluyor lakin benim hayırsız oğlanlar nicedir kapımı çalmıyorlar. Beyim erken göçtü gitti. Onları bin bir zorlukla çalışarak zorla büyüttüm, fakat şimdi yüzüme bakmıyorlar” dedi. Kevser bir elini, Cemile teyzenin tespih tutan elinin üzerine koyarak, “Üzülme teyzeciğim. Ben senin yanına her fırsatta geleceğim. Kendini yalnız hissetme. Biz varız” diyerek Cemile teyzeyi teselli etti. Ardından cebinden çıkardığı paraları uzatarak Cemile teyzeye verdi ve ekledi: “Bunları annem gönderdi. Senin ördüğün o güzel patikleri satmış, bunlar onların parası” dedi. Cemile teyze teşekkür ederek, bu paralarla birlikte kefen parasının tamamlanmış olduğunu söyledi. Kevser yerinden doğrularak, “Cemile teyze ben artık gideyim. Anneme akşam yemeği için yardım edeceğim ama sonra başka zaman yine gelirim. Sen üzülme, tamam mı” diyerek Cemile teyzenin elini öptü ve gitti.

Hava biraz daha serinlemişti. Cemile teyze aldığı parayı diğer kefen paralarının yanına koymak için yavaşça yerinden kalktı ve evin içine girip kapısını kapattı. Geceleri yattığı odaya doğru yöneldi. Kıymetli eşyalarını, yatağının başucunda bulunan ceviz ağacından yapılmış orta boy bir sandıkta saklıyordu. Biriktirdiği para da oradaydı. Sandığı yavaşça kendine doğru çekerek açtı. Rulo yapılıp bir jelatin lastiğine sardığı kefen paralarına, yenisini ekledi. Rahmetlinin boş duran revolverinin altındaki fotoğraflara ilişti gözü. Naif bir şekilde revolverin altındaki ilk fotoğrafı kendine doğru çekip uzun uzun baktı fotoğrafa. Bu Ediz Hun’a benzeyen yakışıklı adam kocası, yanında bir eli karnında, bebeğini gururla taşıyan sarı saçlarıyla ve masmavi gözleriyle adeta fotoğraftan şimdiki ana sızan bu güzel kız kendisi miydi gerçekten? Bir zaman aşımı, içini deliveren güzel hatıraların sızısı… Gençlik dünde kalan, bugün ise kefen parası tamam! Akşam çoktan olmuştu bile. O gece Cemile teyze evlatlarının vefasızlığından yüreği cayıp cayır yanarken onları kendi ölümüyle cezalandırmak istedi. Bir yandan da erken yaşta kaybettiği yârine kavuşabilmeyi umarak ölümü düşündü.