Tarihe deli lakabıyla geçmiş olan Sultan İbrahim, ağabeyi 4. Murat zamanında, ‘şimşirlik’ denen saray hapishanesinde 17 yıla yakın bir süre hapis kalmıştı. 9 Şubat 1640 günü Osmanlı tahtına çıktığı vakit, akli dengesi yerinde değildi. Osmanoğullarından erkek olarak da hayatta yalnız o kalmıştı. Annesi Kösem Sultan ve devlet ricali, tahta bir varis gelsin diye kendisine sürekli dünya güzeli cariyeler sunmaktaydılar lakin sultan iktidarsızdı. Sultan İbrahim'in  ölümü bir felaket olacaktı. Sonunda, Valide Sultan'a bir cinci hoca salık verdiler. Padişahı o tedavi edebilirdi.

Cinci Hüseyin Hoca, Safranbolu doğumluydu. Ailesi Karabaşzadeler diye anılıyordu Babası bir Kadiri şeyhiydi. İstanbul'a öğrenci olarak gelmiş, medreseye kaydolmuştu. Medresede iken kadınlara ve çocuklara babasından öğrendiği dualarla efsun ve büyü yapmaya başladı. İstanbul'da bir anda büyük şöhret sahibi oldu. Aynı zamanda devrin ulemasından Şeyh Mahmud Efendi'nin talebesiydi. Cinci Hoca'nın saray kapısından içeri ayak atışı yalnız Sultan İbrahim’in hayatında değil, Osmanlı Sarayı’nın tarihinde de önemli bir olay oldu. Cinci Hüseyin Efendi Sultan İbrahim'in sinirlerini nefesi ile yatıştırıyordu. Ona en çok tesir eden ilaç, kendisini okutmaktı. Ne zaman okursa, rahatlıyordu. Cinci Hoca Sultan İbrahim’e türlü çeşit macunlar hazırlattı. Kuru incir, amber ve safran koyun sütü ile pişirilip yedirildi, sultanın sinirleri yatışmıştı. Afrodizyak olarak da kakao, karanfil tohumu, zencefil, çam fıstığı, safran ile macun yapıldı. Sultan İbrahim, Ukraynalı Hatice Turhan Sultan’dan bir erkek çocuk dünyaya getirdi. Bu çocuk 7 yaşında padişah olacak olan, 4. Mehmet idi.

Onun saraya intisabı, devlet ricali arasında da halk arasında da nüfuzunu arttırmıştı. Karaçelebizade Mahmut Efendi gibi o devir ilim adamlarının en önde ve en seçkin kişisi bile kızını ona vermekte tereddüt etmedi. Hüseyin Efendi bu sırada ilmiye mesleğinin yukarıdan üçüncü derecesi olan Anadolu Kadı askerliğine yükselmiş ve yavaş yavaş devlet işlerine karışmaya başlamıştı. Artık en önemli uğraşı mal ve servet toplamaktı. Aradan az bir süre geçti. Hoca efendi bugün İstanbul'da Cinci Meydanı denilen yerde kendisine muhteşem bir saray yaptırdı.

Bundan sonrasını Evliya Çelebi’den dinleyelim:

“ Cinci Hoca, hünkardan bir an ayrılmayıp padişah katında ondan yakın kimse yoktu. Hünkar arabaya binse beraber biner, tahtırevana girse birlikte girerdi. Her saati o saf padişahı hoşa gidecek sözlerle gururlandırıp hatalı işlere sevk ederdi. Çünkü devlet işlerinden yetişmemiş, Safranbolu’dan Şeyhzade diye anılır bir softaydı. Nasılsa yükselip saadetlü padişaha bir takım dualar okudu ve İbrahim Han tesadüfen düzeldi aslında buna dair bir harf bilmezdi. Ancak, bahtında talihi bir zaman müsaade etti.”

Şimdi, Hoca'nın huzuruna girmek bile bir marifet olmuştu. Ulema, vezirler hep Cinci Hüseyin Efendi sayesinde yüksek derecelere çıkabiliyorlardı. Cinci Hoca, sihir ve efsun kuvvetiyle büyük konaklar, hanlar, hamamlar yaptırdı. Hediyeler ve rüşvetlerle de büyük bir servet topladı. Sandıklar dolusu altını, elliye yakın samur kürkü, güğümler dolusu çil akçası vardı. Ancak bir gün geldi ve her şey tersine döndü. İsrafı ve kötü idaresiyle devleti felaket uçurumunun kenarına getiren Sultan İbrahim 8 Ağustos 1648 günü ulema, devlet erkânı ve yeniçeri ocağı ileri gelenlerinin işbirliği ile tahtan indirildi. Yerine 7 yaşındaki oğlu 4. Mehmet Padişah oldu. Kanuna göre, cülusbahşisi verilmesi lazımdı. Devlet hazinesinde ise para yoktu. Kılıç kuşanma töreninden sonra Sadrazam Sofu Mehmet Paşa haber yolladı. Cinci Hoca'dan iki yüz kese (bir kese elli bin akçe ) istedi. Cinci Hoca bunu kesin olarak reddetti. Sadrazam Cinci'nin kayınpederi Karaçelebizade Mahmut Efendiyi çağırdı ve şu teklifte bulundu:

“Eski padişahtan yolunu bulup aldığı Süleymaniye ve öbür vakıflardan haksız yere yuttuklarını versin. Eğer cülus bahşişi için, elinden geleni yaparsa hakkında bir eziyet olmaz ve kadı askerlikten ayrılmış başkaları gibi kendisine belli bir gelir bağlanıp rahat eder.''

Karaçelebizade, Sadrazamın bu sözlerini doğru buldu ve damadının konağına giderek meseleyi anlattı. Kendisine adeta baba nasihati verdi. Cinci Hoca, yine dinlemedi Mahmut Efendi, ona işin nereye varabileceğini anlattı. Cinci hoca, inadından dönmedi. Sonunda onu ikna edemeyeceğini anlayınca yanından ayrıldı; durumu Sadrazama bildirmeye gitti. Mahmut Efendi dışarıya çıktıktan sonra yanına kethüdası Nurullah girdi. O da kendisine nasihat etti:

''Bre efendi, bu kadar malı sana yutturmazlar. Bunlara kırk elli kese vermedikçe olmaz'' dedi. Cinci hoca başına felaket geleceğini söyledi. Hüseyin Efendi düşündü ve bir miktar akça vermeye razı oldu. Kethüdası Nurullah'a “Getir şu keseleri, ayarı eksik ve silik kuruşları ve kırpık altınları ayırıp bir miktar verelim” dedi ve ''Evi yıkılası, öyle vakitte tamahkârlığının şiddetinden sarraflık sevdasına düştü. Keseleri ortaya döktü. Vereceği alçak ve ayarı eksik akçaları ve altınları dikkatle seçmeye başladı. Bir taraftan Sadrazama talebesinden bir ahmağı gönderdi. “Eğer yeni Padişaha beni hoca tayin ederseniz yüz kese vereyim” teklifinde bulundu. Sadrazam ise Şeyhülislamla görüştükten sonra Cinci Hoca'nın yakalanması için Çavuşbaşını gönderdi. Çavuşbaşı adamlarıyla Cinci'nin konağına geldi, kapıyı açtırıp zorla içeri girdi. Hala para seçmekle meşgul bulunan Cinci Hoca, bunu haber alınca keseleri, akçaları ve altınları olduğu gibi meydanda bırakıp harem dairesine kaçtı. Kethüdası yakalandı. Cinci hoca, konağın damına çıkıp oradan komşusu Tosun Çavuş'un damına atladı. Buradan boş bir odaya girdi. Üzerine bir hasır örtüp  gizledilerse de Çavuşbaşı Abdülfettah onu buldu.

Bu sırada konağı aranıyordu. Hazinesinde iki yüz kese kuruş, bohçalar dolusu değerli eşya, iki sandık altın ve elliden fazla samur kürk bulundu. Bundan sonra hesap edildi. Memurken aldığı rüşvetler, padişah ihsanları ve aldığı maaşlardan masrafları çıktıktan sonra üç bin kese 1250000 altın serveti olması gerekiyordu. Ancak inkârda devam etmekteydi. Sonunda söyletmeye karar verdiler. Meşhur Cellat Kara Ali, hapsedildiği odaya girip ne kadar serveti olduğunu sordu. Cinci Hoca yine inkâr etti. Kara Ali, hiç istifini bozmadan odanın ocağına iki taş koydu. Kayış, aşık vs. gibi işkence aletlerini Cinci Hüseyin Efendi'nin önüne döktü ve gülümseyerek:

“Söyle efendi Sultanım, söyle... Bu hazırlıklar senin içindir dedi ve kollarını sıvadı.

Cinci Hoca'nın aklı başından gitti. Neye uğradığını şimdi anladı, ağlamaya başladı. Kendi de kethudası da nerelerde ne varsa birer birer saymaya başladılar. Hangi duvarda örülü hangi merdiven altında gömülü ne kadar para varsa hepsini haber verdiler. Çavuşlar, Cinci hoca'nın konağına gittiler, söylediği yerleri aradılar. On iki güğüm çil akça, hepsi de tas gibi çukur yetmiş bir kuruşluk yeni ve berrak halis ayarlı altın meydana çıktı. Çavuşbaşı, bunların hepsini topladı, Sadrazama yolladı. Paralar bir taraftan taşınıyor, bir taraftan cülus bahşişi olarak dağıtılıyordu. Şimdiye kadar böyle halis ayarlı cülus bahşişi verilmemişti. ‘Cinci akçası’ sarrafların bile gözlerini kamaştırdı. Hocadan alınan servet, üç bin kese nakit ile iki yüz kese değerinde samur, hediyelik eşya, altın ve gümüş kap kacak, şamdan, tepsi vesaireydi.

Buna karşılık, öbür eşyasına ve emlakına dokunulmadı. Ayrıca vakıftan yediği günde beş yüz akça aldığı günden beri hesaplanıp on beş bin kuruş yani on bin altın vakfa geri verildi. Cinci hoca, Mısır'a sürüldü. Ancak, hastalandığı için Mihaliç'dan ileri gidemedi. Ama dilini tutamadı. Verdiği paralar yüreğine işlemişti. Önüne gelene “Benim bunca malımı aldılar, padişaha ondan birini vermemişlerdir” diyordu. Sonunda eski dostu Kırım Han'ın aracılığı ile af edilip İstanbul'a geri geldi. Bu arada bir sipahi ayaklanması oldu. Zorbalardan bazıları “Efendinin suçu nedir? Bu kadar malı alındı. Nice oldu?” diye söylenmeye başladılar. Fitne, Hoca'dan bilindi. Kırım hanının yine araya girmesinden çekinilip ortadan kaldırılmasına karar verilerek fermanla bir çavuş gönderildi. Çavuş Cinci'nin karşısına çıktığı zaman hala “Nedir Çavuş? Bize müjde mi getirdin?” diye sordu. Çavuş eline fermanı verdi. Hoca, bunu okudu. Umulanın aksine, soğukkanlılığını hiç bozmadı. Abdest alıp namaz kıldı; bir kaç dakika sonra da boğulup yokluk diyarına yollandı.