Yok, yok, yok. Sakın yanlış anlaşılmasın, bizim patronu çok azcık hedef alıyorum bu başlıkla. (Anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az.) Geçtiğimiz gün, telefonum acı acı titredi. (Telefonum hep titreme modundadır.) Yarı uykulu halimden, pek kıymetli ve sevgili patronum Orhan Efe'nin;

     "Bana bak Kuşçubaşı! Şey ederim editöryal özgürlüğünü. Daha geçen hafta, seni kötü taklidi olarak değerlendiren kıymetli duayen yazarımız Mehmet Ali Yılmaz'ın 2016 yılında yazdığı yazısı nedeniyle 30 bin lira tazminat ödedim. Pandemi nedeniyle maaşları, vergileri, sigorta primlerini, matbaa ücretini  zar zor öderken, bir de seninle uğraşmayalım. İşten çıkarma yasağı var, o yüzden seni kovamıyorum. Bu yasak kalkana kadar çiçek, böcek yazıları yaz. Köşenle ve seninle ilgili kararı daha sonra vereceğim." diyerek adeta kükreyen sesi  duyunca kendime geldim. Kısık bir ses tonu ile "Ama patron! 'Bursalı Kuşçubaşı'nın yazıları; Yenişehir, Bursa, İstanbul ve Ankara'daki hukuk müşavirlerimizin, hukuki ve cezai bir sorun oluşturmaz notuyla birlikte onaydan geçip önüme gelirse, beni bile eleştirebilirsin' şeklinde sözün vardı." diyebildim diyebilmesine de 'şeyli şeyli şeyli başlayan, tam olarak neyle bittiği volüm yüksekliğinden pek anlaşılamayan bir sürü cümle' duymamın ardından telefonu yüzüme kapattı Orhan Efe...

     Türk Basın tarihine altın harflerle geçecek ve iletişim fakültelerinde ders diye okutulası gereken 'patron-yazar' iletişiminin en güzel örneğini yaşamanın verdiği ruh halimle oturdum bilgisayarın başına ve 'Patron, mutlu son istiyor!' diyerek başladım yazıya.

PATRON, MUTLU SON İSTİYOR!

     2014 yapımı, uzun metrajlı Türk filmi. Yönetmeni Kıvanç Baruönü. Oyuncuları;  Tolga Çevik, Ezgi Mola, Murat Başoğlu, Erkan Can, Ersin Korkut ve  Saba Tümer (Konuk oyuncu). (Saba Tümer hanımefendi  iyi ki konuk oyuncu olmuş. Yoksa o şuh kahkahaları uzun metrajlı filmde hiç çekilmezdi.) Filmin konusu; romantik, komedi. Mexico İnternational Film Festivali'nde 'En İyi Romantik Komedi Filmi' ödülünü kazanmış.

     Filmin içeriğini kısaca anlatmak gerekirse; "Senarist Sinan, patronu tarafından, yazacağı senaryoya ilham olması için Kapadokya'ya yollanır. Patronun senaryodan 3 beklentisi vardır; komik olacak, içinde aşk olacak ve mutlu sonla bitecek. Kısa süre içinde bitirmesi gerektiği senaryoya konu bulma sıkıntısı çeken Sinan, çareyi kendi hayatını yazmakta bulur." diye yazmaya devam ederken, göğsümde adeta kelebek kanatlarını hissettiren 'pır pır pır' diye bir titreme hissettim ve 'Editöryal özgürlüğün dayanılmaz hafifliğiyle' kendime geldim.

     "Eyy Orhan Efe! Başlarım senin patronluğuna. Ben, helal yiyiciler grubundan bir gazeteciyim. Kalemimi kırar, yine de çiçek, böcek yazmam. Ben yazayım da sen ister yayınla, ister yayınlama." diye kendi kendime fısıldadığımı, kulağındaki son sistem işitme cihazı sayesinde duyan eli öpülesi ninem; "Ah be torunum, ah be torunum! Sakın patronuna karşı gelme. Yıllarca işsiz gezdin. Hep benim 3 aylığımla idare ettik çok şükür. Ama artık yeter! Zar, zor bi iş buldun. Onu da kaybedip benim canımı sıkma. Seni gazetede işe sokmak için, taaa Yenişehir'e gidip Balıkçı Mustafa'yı bulduğumuzu ve onun ricasıyla Orhan Efe'nin seni işe aldığını ne çabuk unuttun? Bu kafayla kimse sana iş miş vermez. Akıllı ol, akıllı ol, akıllı ol!" diye giderek yükselen ses volümü ve çatık çatık olan ninemin kaşları karşısında bir müddet yazamaya kaldım.  Eli öpülesi ninemin sakinleşmesini beklerken, şaşkınlığımı da üzerimden atmaya çalışıyordum. 3 vakit sonra, eli öpülesi ninemin mutfağa girmesinin ardından bilgisayarın başına yeniden oturdum ve tam yazamaya kalma halimden kurtulacağım sırada kulağımın, memesinde hafif bir acı ile uzadığını hissettim. Normalde iki büklüm olan ninem, öpülmesi gereken elini kulağıma yapıştırıp, çakı gibi başıma dikilmişti. Sesinin volümünü sona getirmiş ve resmen avaz avaz bağırıyordu. "Eyy akılsız torunum! Bu kafa ile sen bir baltaya sap olamazsın. Sana kimse kız bile vermez, evde kalırsın. Ben ölürsem; sokaklara düşer, perişan olursun. Yenişehirli Balıkçı Mustafa'nın gözü, seni pek tutmamıştı. 'Bizim Orhan, macırın aksi soyudur ama vicdanlıdır. 30 yıldır akıllıya sahip çıktığı gibi deliye de veliye de miskine de sahip çıkar. Senin torunun biraz kıt akıllı ama söyleyelim bizim Orhan'a, bir iş versin torununa... Yoksa senin torunun sittin sene iş bulamaz' demiş ve beni uyarmıştı. Hatırlasana! Seni gazeteye götürdüğümde ne demiştim patronuna? Hatırlamadın mı eyy akılsız torunum! Dur ben hatırlatayım. 'Evladım Orhan! Bu benim haylaz torunumun, eti de kemiği de senin. İstediğin gibi terbiye et' demiştim. Allah razı olsun, Balıkçı Mustafa'nın ricasını kırmamış, benim de iki büklüm halime dayanamayıp seni işe almış, daha ilk gün sigortanı bile yapmıştı. Şimdi sen utanmadan, patronuna karşı mı geliyon? 'Editöryal özgürlük' diye diye gavur kelimeleri kullanıp, benim canımı sıkma! S.çarım editörlüğüne de özgürlüğüne de" deyince tam 2 saat bilgisayarın olduğu odaya giremedim. Ninem, evin içinde sigara içirmediğinden balkonda mart kedisi gibi epey volta attım. Bizim evin balkonu epey uzun, neredeyse cezaevi bahçesi kadar var. Uzun bir süre eli öpülesi ninemin yatsı namazını kılmasını bekledim. Eli öpülesi ninem, erkenden uyur. Sabah namazını hiç kaçırmaz. Allah kabul etsin. Amin.  

     Ayak parmaklarımın ucuna basa basa, bilgisayarın bulunduğu odaya girdim. Lambayı açmadan, bilgisayar ekranının ışığında binbir güçlükle bu yazıyı yazmaya çalışıyorum. Eli sıkılması gereken patronumun (Eli sıkı Faruk abisinden sadece bir tık fazla cömert!) ve(bayramdan bayrama eli öpülesi) ninemin kulakları sağır eden şeyli,siyli, s.çlı tüm cümleleri unutup, içimdeki editöryal özgürlüğün ateşini alevlendirip, pek sevgili ve de kıymetli patronumun ve eli öpülesi ninenim de (İşittiğim hakeretlere olan kızgınlığım, saman alevi gibi geçti) vicdanına sığınarak, yazıma devam ediyorum. Patronum ve eli öpülesi ninem; şeyli, siyli, s.çlı cümleler kursa da vicdanlı insanlardır...

     Yeni Marmara Gazetesi'nde yayınlanan ilk köşe yazıma; "Çok kıymetli Yeni Marmara Gazetesi okuyucuları. Nasip ve kısmet olduğu sürece, her Pazartesi günü sizlere Bursa'daki siyaset, ekonomi ve magazin dünyasında yaşanan perde arkası olayları, kulisleri, dilimin döndüğünce yazmaya çalışacağım. Hoşbulduk. (Hoşgeldin, bir sen eksiktin. Etliye, sütlüye dokunmayan bir sürü yazar, çizer takımı var iken, kimliği ve ne idüğü belirsiz biri olarak ne söyleyeceksin ki?) diyen okuyucularımıza... Bursa'da; kendini zeki ve kurnaz, etrafındakileri de aynalı sazan zanneden epeyce siyasetçi, iş insanı ve bilumum zevatın türediğini üzülerek gördüm. Kamusal fayda, okuyucularımızın bilgi edinme ve haber alma hakkına olan saygımdan, mesai harcama gereği hissettim vesselam." diyerek başlamıştım.

     Yayınlanan sadece 6 yazımız sonrasında, Bursa'daki siyaset, iş, medya, magazin ve kamu kurumları dünyasında, fay hatları yerinden oynadı. Bu da beni epeyce şaşırttı. Turpun büyüğü, heybemde duruyordu. İncir çekirdeğini bile doldurmayacak eften püften meseleler (ceviz, zeytin, yumurta, çay, kahve) bile fay hatlarını oynatıyorsa, heybedeki esas turplar, 9,6 büyüklüğünde depreme yol açar ve kaydedilen en büyük deprem rekorunu kırar Allah korusun.  (1900 yılından bu yana dünyamızda kaydedilen en büyük deprem, 9,5 büyüklüğünde 1960 yılında Şili'de olmuştur.)

     Eften püften yazılarımın bile öncü sarsıntılara neden olduğunu gören, heybedeki turpların inmesi halinde rekor düzeyde depreme dönüşeceğini (6'ıncı hissi sayesinde değil, çok nadir insanoğlunda görülen 7'inci hissi) sayesinde önceden tahmin eden pek kıymetli ve sevgili patronum Orhan Efe'nin, bana ve kuşlarıma verdiği sözün altında çok ezildiği, ülkemizde ve yurtdışında bulunan birçok alim ile irtibata geçtiği ve 'kefaret ödeyerek sözden vazgeçme konusunda' fetva aradığı, ancak söz konusu alimlerden istediği fetvayı alamadığı, gece gündüz demeden istediği fetvayı verecek  şeyine göre alim ararken üfürükçü  takımından  sözde alimlere denk geldiği, kendini güç bela kurtardığı, bu yüzden yaşadığı  stres nedeniyle kendini yeme-içmeye verdiği, birazcık olan göbeğinin davul gibi şiştiği, bu şişkinlik nedeni ile karın kaslarının birbirinden ayrıldığı, (karın kaslarının ayrılmasının nedeninin çok gülmekten olduğu konusunda da muhtelif rivayetler var) ancak acil bir sağlık sorunu olmadığı için, doktorunun; "Ameliyata gerek yok" dediğini, kuşlarım bana bildirdi. Son gelen kulis bilgilerine göre, "Yapacak birşey yok. Verdiğim sözden dönemiyorum. Ben de köye döner, kendime hobi bahçesi yaparım" diyerek kendi kendine söylendiği, son günlerde 'Hadi gel köyümüze geri dönelim ve Beni köyümün yağmurlarında yıkasınlar' şarkılarını dinlediğini dillendirdi kuşlarım, şakır şakır şakıyarak...

     Henüz 7. yazımızda düştüğümüz şu hale bakın da ibret alın, çok kıymetli helal yiyici gazeteci meslektaşlarım ve iletişim fakültelerinde okuyan meslektaş adaylarım! (İletişim fakültesini kazandık diye boş yere sevinmişsiniz. Yol yakınken;' yan dal, man dal, kıytırık bölüm' demeyin, atın kendinizi başka bölümlere.) Bu arada; sarmaşık gibi karmaşık olan yazılarım net anlaşılsın diye (parantez içinde) altyazı veriyorum. 'Medya okuryazarlığı' zorunlu ders olup, ülkemiz ve yavru vatan KKTC ile Türkçe konuşan dost ve kardeş ülkelerin ilkokullarında görülene kadar, bu şekilde anlamanıza yardımcı oluyorum aziz karilerim! (okuyucularım). (Helal yiyici gazeteciler grubunun dışında kalan çorbacı, köfteci, zarfçı, ihaleci şeklinde sınıflandırdığımız sözde gazetecileri meslektaşlarım olarak görmüyorum.)

     Geçtiğimiz hafta içi gazete santralini aradım ve patronun ikamet ettiği mübarek topraklar olarak nitelendirilen (bir siyasi büyüğümüz tarafından nitelendirilen) Yenişehir'den, Payitaht  Bursa'ya gelip gelmediğini sordum. Yenişehir'de olduğunu öğrenince, soluğu gazetede aldım. Korona korkusundan, sağ elimin orta parmak üstündeki dış boğumu ile zili çaldım. Gazeteye adımımı attığım anda, nefis bir tost kokusu burun direklerimi sızlattı. Kendimi bir an önce mutfağa atmak isterken, "Orhan Efe'nin askerleriyiz" havasında yürüyen iletişim stajyerlerini aşamadım. Elim, yüzüm, gözüm, burnum, kulaklarım başta olma üzere, kendiliğinden görünen tenimin ziynet yerlerini dezenfekte ettiler.  Mutfağa girmemle birlikte hayatımda yemediğim tostlara yumulmam bir oldu. Bu ne lezzet Allahım? İşte o zaman anladım bizim iletişimci stajyerlerin, yoğun bakıma girmeden yapılan dezenfeksiyonu aratmayan engelleme girişimlerini.  Hassasiyetleri; benim ve kendi sağlıkları değil, Susurluk Tost'una yeni boğazların eklenmemesi imiş!.. Bizim diğer şirket On Medya Radyo ve Televizyonu'nda, Susurluk Belediyesi'nin 'Susurluk Tost Paketi' reklamı yayınlanırmış. İyi Partili Susurluk Belediye Başkanı Sayın Nurettin Güney, bizim patrona rica etmiş ve Susurluk Tost Paketi'nin reklamını On Medya'da bedelsiz olarak yaptırmış. Bedelsiz televizyon reklamı yaptıran başkan da jeste jest deyip, Bursa'daki merkezimize 'Susurluk Tost Paketi' göndermiş bir koli. Pandemi nedeniyle personelimizin büyük bölümü evlerinden çalışıyor. Gazete binamıza gelen bir avuç seçilmiş emekçi, her Allah'ın günü Abdal Fırını'ndan alınan simit, Kayhan'dan gelen cantık ve ev yapımı makarna ile idare ediyordu. Susurluk'tan gelen tost paketi, midelere çok iyi gelmiş. Bedeli de reklamla ödendiğine göre, 'Nurettin Başkan'a ve Susurluk'a selam, tostlara gömülmeye devam' derken, gazete binasında bir hareketlenme oldu. Orhan Efe'nin sözde askerlerini aşıp, Helal Yiyici Gazeteciler Grubu'nun en çok tıklanan yazarı olarak zafer sevinci yaşarken,  nefes nefese mutfağa giren iletişimci stajyerlerimiz Sude, Hilal ve Çağatay; "Kuşçubaşı abi, gözünü seveyim kaybol. Orhan Efe merdivenlerde, gazeteye girmek üzere. Seni burada görürse, hepimiz çıra gibi yanarız." demeleriyle boğazıma takılan lokmalarla birlikte ani reflekslerimle mutfaktan balkona, balkondan zeytin ağacına tutunarak zemine inmeyi başardım ve son sürat soluğu 400 metre aşağıda bulunan Sosyal Güvenlik Kurumu Bursa İl Müdürlüğü'nün önünde aldım.  Kovalayan Orhan Efe ise kısa mesafede dünya rekoru kırarım!..  Gazeteye bizzat gelen seçilmiş mesai arkadaşlarıma bu köşeden sesleniyorum; "Kıymetli ve aziz mesai arkadaşlarım. Ben de Orhan Efe'nin askeriyim. En çok tıklanan popüler yazar ile stajyerler arasında zerrece bir fark yoktur. Pek kıymetli ve sevgili stajyer büyüklerim, kardeşlerim, silah arkadaşlarım! Sizde azcık vicdan varsa, Susurluk Tost Paketi'nden bana birazcık ayırıverin. Sürekli diyet yapan, muhasebe ve halkla ilişkiler konusunda yüksek lisansı bitirmiş, bu işlerin kitabını yazan, ağzı dualı büyük üstad Ümmügülsüm abla ve Orhan Efe'nin askerlerinin çavuşu, çıtı pıtı hali ile bedeninde gram yağ barındırmayan Büşra abla, sizlere de sesleniyorum! Siz, kendi hakkınızı diğer arkadaşlara bırakmışsınızdır. Dağıtım, Abone, Pazarlama Müdürlüğü'nün yanı sıra, kamera ve stüdyo şefliğini bir arada götüren, bütün bunlar yetmez gibi bir de Müessese Müdürlüğü ile taçlandırılan, koltuğunda kaç karpuz taşıdığı belli olmayan, 'İngiliz anahtarı' lakabıyla bilinen yemek düşkünü Tokatlı Murat Cılız'ın eline geçerse Susurluk Tostları, bırakın en çok tıklanan yazar bendenizi, gazetenin bodrumundaki farelere bile tost kırıntısı kalmaz! Teknik Yönetmen, yeni aşık, uykusuzluk tedavisine bir türlü başlayamayan yakışıklımız Batuhan Ersek, gündüz ayakta uyuyup otel parası vermiyor gazeteye. O cephede tehlike yok. Dikkat! En büyük tehlike; Murat Cılız!..  Susurluk Tostu'nun tadı, damağımda kaldı. 2 ısırık yediğim elimdeki o muhteşem tost, kaçarken balkonda düşmüş. Taa sigortanın orada farkettim. Biri yer biri bakarsa, kıyamet ondan koparmış. Şu son cümlemi, lütfen aklınızdan çıkarmayın. Benim yazılarım tıklanma rekoru kırıp, reklam gelirlerimiz sayemde artışa geçmişken (Kabul ediyorum, riskli yazılarım nedeniyle her an tamamen kesilme riski yüksek), açlık sınırının bir tık üzerinde olan maaşlarınızın her an artma ihtimalinin benim varlığıma bağlı olduğunu sakın unutmayın!.. (Riskli yazılarım nedeniyle reklam gelirlerinin kesilme ihtimalini, ben tostu yiyene kadar unutun lütfen.) En içten sevgi, saygı ve muhabbetlerimle sizleri selamlıyorum Helal Yiyici Gazeteci Grubu'nun kıymetli mensupları!.. "

     Siz bu satırları sansürlenmeden okuyabiliyorsanız, Yeni Marmara Gazetesi'nin vicdanlı hukuk müşavirleri ile vicdanlı pek sevgili ve kıymetli patronum Orhan Efe sayesindedir. Şu an tek korkum, benim yazılarımı komşu kızına sesli okutturan eli öpülesi ninem.  O yüzden bu hafta ninemin evinde değil, Keles Kıranışıklar Köyü'nde bulunan dayımın yanında kalacağım. Avukatların ve patronun ardından eli öpülesi ninemin de vicdanını harekete geçirebilirsem, ilk yazım Bursa Maarif Dünyası ile ilgili olacak nasip, kısmet olursa. Şimdilik eften püften meseleler ile köşeyi doldurup, küçük sarsıntılar ile idare edelim. Ne zaman ki küçük sarsıntılar hissedilmez olur, o zaman heybedeki büyük turpları yazarız...

DİPNOT: Çok değerli ablam, mesai arkadaşım, Bursa Basını'nın hanımefendisi, Yeni Marmara Gazetesi Yazarı Türkan Genç'i aniden ve genç yaşında kaybetmenin derin üzüntüsü içindeyim. Allah, gani gani rahmet eylesin. Mekanı, cennet olsun. Genç ve Yeni Marmara ailesine sabır diliyorum. Aynı gazetede mesai arkadaşın olmak, benim için büyük onur. Seni hiç ama hiç unutmayacağız Türkan abla...

Her Pazartesi günü, Yeni Marmara Gazetesi'ne beklerim efendim.

SON ANDA KUŞLARIMDAN GELEN KULİS: Vicdanını zaman zaman askıya alan patron Orhan Efe, benim köşeme alternatif yeni köşeler oluşturmak için gazeteci transferi hazırlıklarına girişmiş ve 'Tıpaç', 'Doğrucu Davut', 'Gölgelerin Vaizi', 'Kırık Saksı' müstear isimleri ile görüşmeler başladı diye Kamuoyu Aydınlatma Platformu (KAP)'a bildirmiş. Kuşçubaşı ile nasıl baş edilir, onlar düşünsün. Müstear isimlerin de bile hayır yok. Özgüveni tavanda olup, yazıları en çok tıklanan yazarınız olarak "Rekabet, kaliteyi getirir" diyor ve son noktayı koyuyorum.

Her Pazartesi günü, Yeni Marmara Gazetesi'ne beklerim efendim. (Ağzı dualı okuyucularım! Geç bulup, erken kaybetme riskim her hafta artan köşemin elimden alınmaması için, duanızı benden esirgemeyin lütfen...)

Fi Emanillah. (Allah'a emanet ediyorum, Allah'ın himayesine bırakıyorum.)

Bursalı Kuşçubaşı