Kararlıyım bugün… Sizleri bu köşedeki yazılarım ile karamsar bir ortama asla sokmayacağım artık… Gerçekleri… Yalnız gerçekleri yazarken, asla yük bindirmeyeceğim yorgun yüreklerinize… Ben çok zorlansam bile yazı konularımı seçerken, sizleri kara bulutlara hapis etmeyeceğim.

Farkında mısınız bilmem, ne kadar çok yoruluyoruz son zamanlarda…

Akşamları yorgun yatıp, sabahları yorgun kalkıyoruz yataklarımızdan… Ama kafalarımızda hep bir endişe var; “acaba şimdi sıra kimde” diye… Gazetelerde, TV’lerde ve sosyal medyada her geçen saat yeni bir koronavirüs vakasına yakalanan insanların haberleri var. Çemberin daralması, korkutuyor herkesi… Bu arada bu kimliği meçhul virüse teslim olanların ölüm haberleri de, canımızı fazlasıyla yakıyor.

Tüm bu büyük KOVİD-19 riskine rağmen, hala maske takmamakta direnenler, maskelerini kollarına takıp gezenler, her ortamda “bana bir şey olmaz” diyen duyarsızlar da çıldırtıyor hepimizi öte yandan… Cehalet diz boyu izleniyor “bananecilerin” sahte cennetinde…

Koronavirüs risklerinin dışında da hayatlarımızı zehir eden şeyler var ne yazık ki… Ayak seslerini her geçen gün daha fazla hissettiğim depremler bir yandan, artık birçok ailenin elektrik-su ve doğalgaz faturalarını ödeyemez hale getiren ekonomik sorunlar öbür yandan…                                

Bir cenderenin içindeyiz adeta… Her geçen dakika biraz daha sıkılıyoruz, biraz daha canımız yanıyor yaşanan ve yaşatılanlardan…

Ne olacak bu işin sonu ki?..

                FACEBOOK’LARIN, TWİTTER’LARIN ESİRİ OLMADAN!..

Bakın… Bireysel anlamda epey yalnızlaştığımız gerçeği de artık hepimizi etkilemeye başladı… Eş-dost muhabbetlerini özlemeye başladık giderek… Çocuklarına bile sarılamayan bir nesil olduk sonunda… Tükendik ve bittik duygusal anlamda…

Ama… Hep koşuyoruz bir yerlerden-bir yerlere…

Para kazanmak için koşturuyoruz. Okula veya işe giderken, metroya-otobüse yetişirken, markette sıra beklerken hep çaba harcıyoruz ve yoruluyoruz. Günlük yaşantılarımızda fren yapmayı unuttuk ve gazı köklüyoruz durmadan… Nereye gittiğimizi de bilmeden sürüyor bu koşu… Farkında bile olmadan…

Haydi işe yetiş, otobüsü yakala, okula geç kalma, koş biraz daha… Fırsatları yakala

Hayatımızda sahip olduğumuz şeyler, bir süre sonra bizim hayatımıza sahip çıkmaya başlıyor adeta… Onların esiri oluyoruz gibi…

Sonra; facebookların, twitterların, instagramların peşinde geçiyor saatlerimiz ve günlerimiz… Onlar da yoruyor tabii ki bizi… Sosyal medyanın acımasız yönü de var, bizi negatif haber bombardımanı ile boğan… O şekilde de manevi bir yorgunluk çöküyor üzerimize…

             “MERHABA YENİ YAŞANTIM” DEMEK ÜTOPYA DEĞİL…

Kısacası; yavaş ve anlamlı bir tempoda sakince yaşamanın özlemini çekiyoruz aslında durmadan… Hareket olanaklarımızı kısan şeyin, aslında yoğun bir koşturmaca olduğunun farkına varmak epey zamanımızı alıyor.

Her şeye yetişmenin getirdiği tükenmişlik sendromu, yiyip bitiriyor sanki bizi…

Ama kendi yaratacağımız mucize bir ilacı var bu sorunların çoğunun…

Pozitif olmak ilk şart… Ardından da yavaşlatmak hayatı…Adımları yavaş ama sağlam atarken hedeflere, minimalizm ile sadelikler katmak gerek mutlaka… Kendimize ve sevdiklerimize zaman ayırmak, aceleci yüklerden arınmak, önce düşünüp sonra uygulamak gibi ayrıntılar da sakin yaşamın reçeteleri olacaktır.

Ama hız ve yüksek ritimden uzaklaşmak en önemli koşul sakin ve yavaş yaşam için…

Yavaş ama uzun ve sağlıklı yaşamak ise eğer ÜTOPYA… Günlük yaşam alışkanlıklarımızı kökünden değiştirmeli, ondan sonra da kendimize sıra dışı bir hayat ısmarlamalıyız. Kendimize “merhaba yeni yaşantım” diyerek…

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------

ÖZLÜ SÖZLER: Mutluluk; daha fazlası için uğraşarak değil, daha azdan keyif duyma kapasitesine ulaşılarak elde edilir.(SOKRATES)

----------------------------------------------------------------------------------------------

           Yavaş ama mutlu yaşamanın kaç altın kuralı var?..

Leo Babauta, “Az aslında çoktur” isimli çok ünlü bir kitabın usta yazarıdır. Babauta bu kitabında insanların yavaş ama oldukça anlamlı ve iz bırakacak şekilde bir yaşam sürdürebileceğini belirterek, insan yaşamlarını zehir eden kaoslardan kurtulmanın 10 yolunu açıklamıştı.

Biliyoruz ki; dünyada yavaş ve sakin yaşamanın ilk kıvılcımları 2009 yılında Seferihisar’ın da başını çektiği yavaş/sakin şehirler organizasyonu ile başlamıştı. Yavaş yemek, yavaş seyahat etmek, yavaş tasarım, yavaş moda, yavaş eğitim yavaş ebeveynlik gibi kavramlar da tadını çıkaramadığımız hayatlar için güçlü alternatifler oluşturmaya başladı o tarihten bu yana…

Dolu-dolu yaşamak için yavaşlamak gerektiği ortaya işte böyle çıktı.

Hayatı, zamanı ve dünyayı tüketmeden…

Bu bağlamda şimdi siz değerli okurlarımı; yaşadığımız zor günlerin negatif etkilerinden uzaklaştırmak için Leo Babauta’nın 10 Altın Yavaş Yaşam Kuralı okumaya ve onları hayatlarınıza katmaya davet ediyorum:

1-Anı yaşayın.

2-Sizi yoracak bağlantılarınızı koparın.

3-Daha az iş yapın. En önemlilerini seçin ve onları tamamlayın.

4-Sevdiklerinize odaklanın.

5-Doğayı takdir edin ve ona daha fazla bağlanın.

6-Daha yavaş yiyin.

7-Daha yavaş otomobil kullanın.

8-Her şeyden sizi memnun edecek bir ayrıntı yakalayın.

9-Tek işe odaklanın.

10-Sık-sık ve doğru nefes alın.