İnsanların yerinden yurdundan ayrılıp, yaşadıkları mekanı bırakmak zorunda kalmalarının en önemli nedenlerinden birisi savaşladır. Bir ülkede savaş veya savaş endişesi varsa, elbette ki masum halk tabakaları bundan rahatsızlık duyacak, öldürülme korku ve endişesi onu sığınmacı konumuna sokacaktır.

  Türkiye’nin bugüne kadar ekonomik gelişmesini tamamlayamamasının sebeplerinden birisi de, sığınmacıların neden olduğu parasal yüktür. Her zaman yazdığımız gibi Osmanlıdan ayrılan Ortadoğu hiçbir zaman huzur yüzü görmediği gibi, iç kargaşalar, mezhep savaşları, petrol kuyuları nedeniyle de emperyalist devletlerin iştahını kabarttı. Ucuz ve bedava enerjiye sahip olmak isteyen güçler, İslami anlayışın dışındaki bütün farklılıkları kışkırttılar… Bu tuzağı algılamaktan çok uzak olan Ortadoğu’nun despot devlet başkanları da batının bu isteklerine çanak tuttular…Petrolün getirdiği refah ve katma değeri kendi milletlerine sunacaklarına, batılı ÇUŞ ların baronlarına altın tepsi de sunmayı yeğlediler. Son yüzyılın getirdiği teknik imkanlardan yararlanarak gözü açılan halklar, Tunus-Mısır-Libya vs. de olduğu gibi, uykularından uyanarak işbirlikçi Firavunların tahtını sallamaya başlayınca, batılı güçlerde çıkarlarının tehlikeye girdiğini anladılar. Piyonları vasıtası ile sömürdükleri ülkelerin kendilerinin kapı kulu olan liderlerinin statülerini korumak için şeytanın bile aklına gelmeyecek çarelere başvurdular. Önce insanların milliyetçilik damarını kabarttılar, yetmedi. Aşiret ruhunu körüklediler, buda yetmeyince mezhepçilik silahını kullandılar… Sonuç da  Ortadoğu da kan ve gözyaşı karışınca, rahat yüzü görmek isteyen insanlar yaşadıkları toprakları terk ederek, güvenli liman saydıkları komşu ülkelere kaçarak sığınmak zorunda kaldılar…  Bugün anlaşılmıştır ki, bir bölge de çıkan yangın sadece ö bölge halkını ilgilendirmiyor, komşu ülkeler ve hatta 3. ülkeleri dahi etkiliyor.

  Türkiye öteden beri komşu ülkeler ve soydaşlarımız için güvenli bir liman vazifesi görmüştür. Başı darda kalan Anadolu’ya göç etmiş, Anadolu da onlara kucak açmıştır. Zaten Anadolu denmesinin sebebi de budur. Mazluma her zaman şefkat elini uzatmasıdır.

  Sığınmacı için hayat çok zordur. İlk önce gideceği ülke de kabul sorunu yaşar. Sığındığı ülkenin insanları onu kabul edecek mi yahut etmeyecek mi? Sonra ekonomik sorun başlar… İş bulma, çoluk çocuğunu geçindirme telaşı… Karnını doyurabilmesi içinde ucuz – pahalı ne iş bulursa çalışmak zorundadır. Bu sebeple de fırsatçılar, sığınmacıları her türlü sosyal güvenceden yoksun ve ucuz iş gücü olarak çalıştırmaktadır. Dolayısı ile bu  durum yerli iş gücü tarafından kabul edilmeyeceği içinde, yerli çalışanlar, işsiz kalacağından yerli iş gücü ve sığınmacılar çatışması  da muhtemeldir. Önceleri pek üzerinde durulmayan bu sorun, sonraları büyük sorun olabilir. Sığınmacıların en büyük sorunu da, sığındıkları toplum insanlarına uyum sorunudur.

Kendi yaşam tarzı ve kültürünü bırakmak zorunda kalan sığınmacılar, sığındıkları ülkelerin insanlarının yaşamı, örfü-adeti-inancı gibi unsurlara çoğu zaman yabancıdırlar. Çünkü yaşadıkları kalıptan çıkıp, yeni bir kalıba girmek zorundadırlar. Yeni kalıp onları kabul edecek mi uyacaklar mı meçhul… Eğer sığınmacı yeni kalıba girmek isterse, düşüncesinden, yaşantısından fedakarlık etmek zorundadır.

  Bugün Suriye ve Ortodoğudan AB ülkelerine geçebilmek amacıyla, insanlar bile bile çoluk çocuk demeden, güvenlikten yoksun sahte can yelekleri ile belki çoğu yüzme bile bilmeden sıkış tepiş botlarla AB ye geçmeye çalışıyorlar. Gitmek isteyenlerin çoğu belki de fırtınalı denizin azgın sularında boğulacağını bile bile ölüme gidiyor. Denizden geçip de AB sahiline çıkanların hali ise daha kötü. Çamur deryası içinde iğreti kamp çadırlarında, balkanların soğuk ayazında, önüne konulacak birkaç kuru ekmek parçasıyla hayatlarını idame ettirebiliyor. Müslümanların bu feci durumundan, milyonlarca dolar vererek futbol takımı olan, bir tabloya iki yüz milyon dolar verecek kadar ümmetten kopuk kendine Müslüman yaftası takan  Ortadoğu prens ve krallarının da çare bulma derdi yok. Bunlar İslam ümmetini o hale getirdiler ki; bugün hiçbir Müslüman kendi ülkesinde yaşamak istemiyor. Asırlarca mücadele ettikleri ve gavur dedikleri AB ülkeleri, Türkiye’deki gençler de dahil, sınırlarını açsa ülke gençlerinin yarısı hiç düşünmeden gider. Sözde insan hakları savunuculuğu yapan, hümanizmin kaynağının kendisi olduğunu, yeri geldiğinde söylemekten çekinmeyen batılı devletler ise bu insanlık faciası karşısında kılını kıpırdatmıyor.  Onlar son zamanlarda olduğu gibi sığınmacılığın taşeronluğunu Türkiye ye kakalama sevdasındalar. Birleşmiş milletler ise sorunu görmezlikten gelerek, deve kuşu misali başkalarının da kendini görmediğini zannediyor.

                       

  Dileğimiz komşularımızda devam eden bu yangın sona ersin ve tüm sığınmacılar ülkelerine ve yaşadıkları mekanlara serbestçe dönebilsinler. Hey hat buda pek mümkün görünmüyor.Savaşlar nedeniyle atılan bombalardan dolayı çoğunun evleri-işyerleri ve belki de şehirleri köyleri yıkıldı. Harabe haline geldi. Hele hele bu geri dönüş aşamasında uyum sorununu çözen sığınmacıların, yurtlarına kolay kolay döneceklerini sanmıyorum. Zira iş bulmuş, iş yerini kurmuş, kendine yep yeni bir hayat kurmuş olan sığınmacıların ülkesine döneceğini tahmin etmiyorum. Kaldı ki Ortadoğu her zaman kanayan bir yara olmuştur. Geçici pansuman tedbirlerle üzeri kapansa da, en ufak bir dış müdahale ile bu yara tekrar açılabilir. Bu itibarla Ortadoğu da her an yeni bir karışıklık, yeni bir savaş ihtimali olduğundan sığınmacıların ülkelerine dönmeleri zor olduğu gibi, kabul eden ülkelerinde işi zordur. Umulur ki hükümetimiz bu zorun hakkından gelir. Taraflar için hayırlı bir sonuca ulaşırlar.

                                                                                              AV. RECEP ACAR